Karadeniz’in çığlığı ve göçün sildiği hikayeler

Karadeniz, yeşilin her tonunu barındıran ormanları ve dalgalarının melodisiyle insanı büyüleyen bir coğrafya. Ancak bu güzelliklerin ardında sessizce kanayan bir yara var! Sosyolojik olarak adına “Göç” diyorlar.

Gençler gidiyor, yaşlılar kalıyor. Her gidenle birlikte yalnızca insanlar değil, hikayeler, türküler ve emekle işlenmiş topraklar da yavaşça yok oluyor.

Düşünün bir köyü… Sabahları camlarından fındık bahçelerine ya da çay tarlalarına bakan bir avuç insanın her geçen yıl daha da azaldığını hayal edin. Giresun’un bir köyündeki yaşlı bir kadın, artık kimsenin fındık toplamaya gelmediğini, torunlarını yalnızca bayramlarda görebildiğini anlatıyor.

TÜİK verilerine göre, göç edenlerin çoğu genç, kalanlar ise yaşlılar. Sinop, yaşlı nüfus oranında Türkiye’nin zirvesinde. Bu oran neyi anlatıyor biliyor musunuz? Bir neslin yavaş yavaş Karadeniz’i terk ettiğini.

Neden böyle oluyor sorusunun yanıtı ise çok basit: İş yok.

Karadeniz’in bel kemiği olan çay ve fındık, bir zamanlar bölgenin gururuydu. Şimdi ise yüksek maliyetler, düşük fiyatlar ve tarıma olan ilgisizlik nedeniyle küçülüyor. Tarla işini seçecek genç kalmadı.

Bu satırların yazarı olarak ben de bir fındık üreticisiyim. Eskiden fındık sezonu başladığında köyde bir bayram havası eserdi. Şimdilerde ise kimse dönüp bakmıyor bile o bahçelere. O bayramlar artık sadece anılarda kaldı.

Giresun ve Ordu’da yaygın olarak kullanılan “fındık veresiye” sözcüğünü bilmeyen yoktur.
“Fındık veresiye,” Karadeniz’deki toplumsal dayanışmanın, güvencenin ve yerel ekonomik döngünün önemli bir sembolüydü. Bu ifade, bölge halkının sabırlı, birbirine güvenen ve ekonomik zorluklara karşı dayanışmacı yapısını yansıtıyordu. Aynı zamanda, fındığın sadece bir tarım ürünü değil, bölgedeki ekonomik ve sosyal hayatın merkezinde yer aldığını da gösteriyordu.

Şimdi öyle mi? Bu kavram da tarih oldu ne yazık ki.

Bir yanda köyleri terk edenler, diğer yanda terk edilen köyler… Yaylalar, ot biçmekten çok Instagram fotoğraflarıyla anılır oldu. Turizm potansiyeli var elbette ama bu potansiyelin tamamı tabelalara ve pansiyonlara sıkışmış durumda. İnsanlar, doğayla uyumlu yaşamayı bırakıp yaylaları “tatil noktaları” olarak görüyor. Oysa bu topraklarda her bir taşın, her bir ağacın bir anlamı vardı. Bu anlam kayboluyor, biz farkına varmadan.

Bu noktada, “Peki, Karadeniz’i yeniden canlandırmak mümkün mü?” sorusunu sormadan edemiyoruz. Gençler için iş imkanları yaratılabilir mi? Modern tarım teknikleriyle üretim artırılabilir mi? Ya da turizm, doğayla uyumlu bir şekilde büyüyebilir mi?

Elbette. Ama önce şu soruyu sormak gerek: Biz gerçekten bunu istiyor muyuz? Çünkü bu sadece bir ekonomik mesele değil. Bu, Karadeniz’in ruhunu, o hırçın dalgaların, yeşilin ve emeğin ruhunu koruma meselesi.

Karadeniz’in geleceği bizim elimizde. Gençlerimizi o topraklarda tutamazsak, bir gün o yemyeşil dağlar sadece sessiz birer manzara olarak kalacak. Bu yazıyı okuyanlar, belki şu an büyük şehirlerin bir köşesinde Karadeniz’e dair anılarını düşünüyor. Ama o anılar, sadece anı olarak kalmamalı. Bu toprakların sesi, kırandan öbür kırana yankılanmalı.

Karadeniz sadece bir coğrafya değil, bir kimliktir. Ve o kimlik, bizi terk etmeden biz ona sahip çıkmalıyız.


2