Benim gemilerim vardı!

Rahmetli şişmanım İbo’nun bir zamanlar çocukların dillerinde pelesenk olan bir şarkısı vardı. Bilmem hatırlıyor musunuz? : “ Benim Balonlarım Vardı. Onları kimler aldı? “.Yazının başlığını koyunca bu şarkıyı hatırladım.

Bugün sadece kış aylarında valiliğin kömür iskelesi hizmetini gören şu canım Giresun Limanı’nı anlatmak istiyorum. Limanı gezerken, gözümün önüne gelen o anıların film karelerini paylaşmak istiyorum sizlerle. Ancak dilime gelebilecek bir müstehcen kelimeden sakınmak adına, bu hikayeyi anlatmayı gelin, Denizci – Yazar Oktay Sönmez’den aktaralım:

POSTA GEMİLERİ

“ İstanbul’dan Karadeniz’in her noktasına yolcu ve yük taşıyan Posta Gemileri ile ulaşılıyor. Kıyılarımızda inci gibi dizilmiş kent, kasaba hatta köylere uğrayan o gizemli, yorgun ve yoksul görünümlü, gittikleri her yere yolcusuyla birlikte gazete, posta, un, şeker, pirinç gibi daha nice ihtiyaç mallarını da götüren, oraların ürünlerini de yükleyip, İstanbul, İzmir gibi uluslar arası önemdeki ihraç limanlarına ulaştıran o Posta Gemileri.

Yaz kış fırtına demeden yaktıkları kömürün dumanı bacalarından fırtınaya baş eğmiş belli belirsiz bir hüzünle savrulan, gittikleri yerlere şiirlerini, hüzünlerini, türkülerini ve mutluluklarını götüren o gizemli Posta Gemileri.

Avrupa’nın herhangi bir noktasında uçağına atlayıp o zamanki Yeşilköy’e gelişinde bir taksiyle “ Tophane Rıhtımı’na lütfen “ diyen yüzlerce turist, yarım saat sonra Karadeniz Postası’nın yolcu gemisinde pırıl, pırıl kamarasında buluyorlar kendilerini. Gemi kalktığında dünyada eşi benzeri olmayan İstanbul’u bir şehir tadındaki Boğaz’ı seyrederek; Boğaz’ın beyaz deniz kuşları, Boğaz Vapurları ve üstlerinde kanat çırpan martılar ve kırlangıçlar eşliğinde Anadolu Feneri’ni bordalayıp, Zonguldak’a rota veriyor.

Karadeniz’in suları inen akşamla birlikte billur mavisinden laciverte doğru inerek değişirken geminin bir hafta öncesinden kalma kabaran denizlerle düştüğü çok ağır tempolu tatlı yalpa; biraz romantizme yatkın yolcularının ayaklarının altında kımıldayan bir deniz devi fantezisi yaratıyor.

Bu, yıllar öncesi, Karadeniz’in turizmle ilgili yönünden bir kesit. Asıl önemlisi, Karadeniz dahil tüm Anadolu’yu çevreleyen kıyılardaki köy, kasaba limanlarıyla başta İstanbul olmak üzere büyük şehir limanları arasındaki trafik. Bu tümüyle zamanın ulaşım fedaileri olan posta gemileriyle karşılanıyor. Akla gelen her türlü ticari malı kocaman ağızlarını açmış ambarlarına indirip yutan bu gemilerde bütün Karadeniz halkı yolculuk ediyor. Mal alacak, malını satacak iş adamı, üniversite ya da askere gidecek delikanlı, derdine bir türlü deva bulamayan hasta, İstanbul’a hep bu gemilerle gidip geliyor. Kuruluş ve ayrı isimler altında yıllar boyunca gelişimi başlı başına bir tarih, şimdi ise masallar kadar uzak adeta bir efsane olan deniz yollarının Karadeniz Postaları. Karayolları salhane değil o yıllarda. Deniz, halkın güvendiği bir ulaşım yoludur. Üstelik en ucuz, hesaplı ve güvenli bir taşıma şekli. Dahası devlet politikası bu.

Karadeniz Kıyıları’nı geziniz. Anlatılmaz kıyı güzelliği, anlatılmaz bir coğrafyayı şirin Hopa, Of,Sürmene, Trabzon, Akçaabat, Görele, Tirebolu, Giresun, Ordu, Perşembe, Fatsa,…Gerze, Sinop, Cide ve batıya doğru sıralanmış Amasra, Çatalzeytin, Kurucaşile vs. Güzellikten nasibini almamış o Fransız ve de İtalyan riviyerasını oluşturan Akdeniz Kıyıları halt etmiş.

Şimdi bu güzelliklerin hiç birine denizden ulaşacağınız bir ulaşım aracı yok. Hepsi tarihe karışmış, satılmış, yok edilmiş. Ulaşımın her türlüsü her gün yüzlerce insanın toz toprak içinde can verdiği karayolları labirentinde yapılıyor. Gelin de “ Hey Gidi Günler “ demeyin.”.

 

Burada bir alıntı yapacağım. Kaynağı: 30 – 31 Mayıs 1998 tarihli Giresun Kültür Sempozyumu Bildirileri adlı yayın. Sadık Sarısaman imzalı ve “ Giresun Basınına Göre Cumhuriyetin İlk Yıllarında Giresun “ başlıklı araştırmadan aktarıyorum. Sayfa 90, madde 2 “ Deniz Ulaşımı” alt başlığı ile:

“ Giresun’un Samsun, Trabzon, İstanbul gibi sahil şehirleriyle ulaşımı deniz yoluyla Seyr-i Sefain İdaresi veya özel şirketlerin vapurları vasıtasıyla gerçekleştirilmekteydi. Halkın Seyr-i Safain Vapurları’nı özel vapurlara tercih ettiğini görmekteyiz. Çünkü özel vapurların ( Yelkencizade ve Mahtumları Vapurları ) gidiş geliş gün ve saatleri düzenli olmayıp, bakımsız oldukları da görülüyordu. Seyr-i Sefain Vapurları ise daha büyük, daha yeni ve daha lüks vapurlardı. Seyr-i Sefain ile rekabet etmeyen özel şirketlerin fiyatlarda indirim yapmak suretiyle yolcu toplamaya çalıştıkları görülür. Buna karşılık ise Seyr-i Sefain verdiği reklamlarla potansiyelini korumaya çalışmıştır. Giresun halkı Seyr-i Sefain’in her Pazar İstanbul’dan gelecek olan vapurlarıyla Trabzon’a ve her Cuma da Trabzon’dan gelecek olanıyla İstanbul’a gidebilmekteydi. ( Bu arada, Bulancak, Görele, Espiye, Tirebolu ve Eynesil arasında da ulaşım, motorlu kayıklarla yapılıyordu. ).

Madde 3: “ Liman “ alt başlığıyla:

Giresun Limanı, Giresun’u dışarıya bağlayan tek çıkış kapısı idi. Ancak bu liman, limandan çok iskeleyi andırıyordu. Limanda hiçbir dalgakıran mevcut değildi. 21 Ocak 1955 günü başlayan ve birkaç gün süren şiddetli bir fırtınada rıhtım zarar görmüştü. İskele tamir ve onarımlarının personel kıtlığı nedeniyle ehil mühendis ve uzmanlara yaptırılamaması bunda etkiliydi.

Bundan sonradır ki limanı dalgakıran ile koruma düşüncesi hakim oldu. Aynı yılın nisan ayında kuzeye 8 m. Eninde ve 85 m. Boyunda; güneye ise daha kısa olmak üzere iki dalgakıran inşa etme çabasına girişildi. Bütün bunlara rağmen Giresun Limanı önemli miktarda ihracat ve ithalatın yapıldığı bir limandı. Örneğin limana 1923 yılı boyunca 318 Türk, 165 yabancı gemi gelmiştir. Yabancı gemilerden 66’sı İtalyan, 47’si Fransız, 36’sı İran Bandıralıdır. Ayrıca 1804 adet de yelkenli gemi uğramıştır. 1924 yılında limanımıza 56 İtalyan, 20 Fransız ve 4 Alman Bandıralı olmak üzere 80 gemi gelmiştir. Ancak aynı yıl Giresun’un gümrük gelirlerinde Türk Lirası hesabıyla 29.000 Liralık bir artış olmuştur. Bu rakam bir önceki yıla oranla 1/3’lük bir artışı ifade etmektedir.”.

 

Şimdi sadece siyah beyaz fotoğraflarımıza bakıp hayıflanıyoruz, değil mi?

Demiryolları nasıl Cumhuriyet’in bir politikası ve bu gün ihmal edildiyse, deniz yolları daha da beter hatta Karadeniz kıyılarımıza inci gibi dizilmiş yerleşimlere…hele benim cennet Giresun’umun Karadeniz’i kucaklarcasına uzanmış mendireğine, limanına artık hiç gemi gelmiyor. Ohhh…miskler gibi kömür kokuyor (!)

Bitirirken, “ Arabesk “ filminin o unutulmaz şarkı repliği geldi aklıma: “ Terk Edildim, Terk Edildim..”.


2