
Yüzünü yalayan hafif esinti, uyanmasına yetmişti. Esneyip gerinerek gözlerini açtı yer döşeğinde. Yüzündeki o esinti, annesinin başına bağladığı tülbentin havada uçuşmasıydı. “ Haydi, topla yatağını da dışarıya götür.” dedi annesi.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu farkında olmadan. Şaşkındı. Dışarıda bir kamyona çadır bezi ve direklerini istifliyordu babası. Yaşam kavgası denen bir belirsizliğe yolculuk hazırlığıydı bu.
Bir bir yüzlerine baktı annesinin, babasının, ablası ve üç küçük kardeşinin. Yüzlerindeki o acı fotoğrafa.
Bir yoksulluk rüzgarı yüzünü yalayıp geçerken yaz ortasında. Bir hazan mevsimi yaşıyordu o. Dönüp, briket duvarlar ardında yalnızlığa terkedilen gecekondusuna baktı bir an. İçi burkuldu.
Bir sac ekmeğine sürülmüş domates salçasının çaresiz lezzetindeki günleri geldi aklına.
Çaput bir döşekte, bir garip uykunun rüya arayan sabileri geldi çakır gözlerinin önüne.
Kurtlu sulara mahkum yaşamları, bulgur aşına köle akşamları…Ve bir naylon torbada, okul yollarını arşınlarken parçalanmış kitaplarını düşündü!
Öyle bir çaresizlik girdabındaydı ki boğazında düğümlendi ağıtlar…Küçük avuçlarıyla gizledi çocuksu gözyaşlarını.
Yaz sıcağında kuru bir ekmek parçası üzerine dadanmış karıncalar gibi çaresiz adımlar attı onları bilemediği bir meçhule götürecek kamyonun etrafında.
Dönüşü muğlak bir yola, yolculuğa çıkarken, yoksul sokakları birlikte yürüdüğü mazlum arkadaşlarının şark çıbanlı bakışlarına kilitlendi çakır gözleri.
Komşuların boynu bükük, yürek burkan duruşlarını süzdü. Yoksulluğun utancı yapışmış al yanaklarında, bir damla gözyaşının şaşkın yolculuğuna isyan etti.
Sonra hep birlikte bir yaz günü, toz bulutu içinde o kamyonun tepesinde, çadır direkleri, yiyecek kutuları, giyecek çuvalları ve umutlarının üzerine sıralandılar…
Nasıl anlatılır o çocukluk zamanları? 12 Eylül’ün sınır kaçakçılığını engellemesi yüzünden aç kalmış babalar nasıl anlatılır? Onlar mayına basıp can vermeyi göze alsalar da o yolda…Jandarma kurşunundan korksalar da o sınır boylarında…Kaçakçılığın bir ihtilale kurban gitmesine isyan etmişlerdi.
İşsiz, güçsüz, mesleksiz, topraksız insanlar kaçaktan koparılınca, işte böyle…yaşayacakları tek şeye, ırgatlığa yönelmişlerdi.
Kim bilir her sonbahara doğru kaç kamyon kalkıyordu ekmeğe muhtaç bu topraklardan?
Briket, kerpiç, tezek, balçık…inek, keçi, koyun, tavuk, cücük…koşabilseydi ya topuklarını kestiği lastik ayakkabılarıyla; yüzleri şark çıbanlı arkadaşlarıyla…yoksul mahallelerinde Nasıl sindirecekti bu ırgatlık yolunu içine?
Köyünden başka bir yer görmenin heyecanını, doğduğu mahalleden ayrılığın yarattığı hüzne bulayan bu çocuk; hala ne olup bittiğini tam olarak anlayamamıştı. O şimdi, doğduğu yerden ayrılışının hem sevincini, hem taş kalpli acısını yaşıyordu.
Köhne gecekondusunu bir kamyonun toz bulutu içinde çaresiz terk ederken, kim bilir nasıl da buruktu minik yüreği?
Arada bir yemek molası, tuvalet ihtiyacı, şoför nöbeti gibi sebeplerle durduğunda kamyon, aşağı inip, çevresini tanımaya çalışıyordu. Uçsuz bucaksız ovalar, irili ufaklı dağlar, yılan gibi kıvrılan yollar, dereler, köyler…bazen çok tanıdık, bazen çok yabancı çağrışımlar yapıyordu çocuk beyninde.
Diğer yaşıtları, hatta büyükleri, bir boş vermişlik içinde, oyun oynarken bindikleri alamette…o belki de neler düşlüyordu gittikleri kıyamette…
O, sorguluyor, tartışıyor, yaşamın ince kıyılarında acımasız gözlemler yapıyorken hala sindiremiyordu içine ırgatlığı.
Bir an tekrar arkaya baktı. Öğle sıcağı bir buhar örtüyordu geride bıraktıkları kasabaları, şehirleri.
Beynine kazınan son görüntüler, siyah beyaz kareler halinde geçiyordu gözlerinin önünden. O’ nu koparıp alıyordu yolculuk yaptığı gruptan.
Geçtikleri her asfalt, her bozuk yollardan, kamyon gürültüsünden, mazot kokusundan, toz bulutundan, çevredeki dağlardan, baraj göllerinden, tarlalardan, suya hasret topraklardan, umudunu yağmura bağlayan köylülerden oluşan bir film izliyordu sahne sahne. Planları sıralayamıyor, bazı kareler hafızasına kazınıyordu.
Karadeniz’in dik yamaçlarında teraslanmış fındık bahçelerini gördüğünde, gözyaşlarını iççine akıttı. Beş çocukla gurbete düşen babasına, umudunu on metrekarelik bir naylon çadırın orta direğine bağlayan kara yazılı anasına baktı.
Aslında hepsi; anası, babası ve kardeşleri…hepsi ağlıyordu da, gözyaşları saklambaç oynuyordu onlarla.
Bir çadırın içinde yaşama tutunmayı o gece öğrenmişti o çocuk! Başlarında bir dam olmadan, sırtlarında bir duvar bulunmadan ve de nereye gittiği belli olmayan bir kaderi o gece tanıdı.
Sabahın alaca karanlığında, rüyasıyla köşe kapmaca oynarken uyandırıldığında, artık köyünün yoksul ama sıcak sokaklarında değildi.
Ne kolcu – kaçakçı oynadığı arkadaşları vardı yanında; ne de Yılmaz Güney’ e özendiği çocukluğu.
Annesi, babası be dört kardeşi, yüzünü ilk defa gördükleri nice garibanlarla, bellerine bağlanmış önlüklerle, ellerinde sepetler, sırtlarında şelekler, kahverengi yeşil bir toprağın dik yamaçlarında çilesini çekmeye başladılar.
Kalem tutan ellerini yeşile boyarken çotanak dalları, yoksulluğun taze yarasına derin kanallar açtılar yüreklerinde!..
O gün akşam, güneş batana kadar fındık topladı o çocuk; annesi, babası ve kardeşleriyle hiç konuşmadan. Karadeniz’in nemi yapış yapış yapmıştı bedenini. Ellerinde, bileklerinde çizikler vardı Toprak dolmuştu lastik ayakkabısı. Dik yamaçlarda kaç kez kayarak düşmüştü daha ilk günde.
Öğlen bulgur pilavının kebap lezzeti veren açlığıyla oturduklarında yuer sofrasına; yedikleri mazlum lokmaya kurban etmişlerdi tek kelimeyi.
O çocuk, o yaz sonu ailesi ile birlikte haftalarca bilmediği bir diyarda, ekmeğinin buğdayını tane tane topladı çotanak dallarından.
Bazen yağmurda yüzdü garip çadırları, bazen sıcak yaktı savunmasız başlarını naylon nemiyle.
O çocuk ve hepsi o yaz sonu çok direndiler… Bulgur aşına inat kuru ekmeğe isyan ederek. En çok da aşağılanmak, anasına babasına horlayıcı sözler kanatıyordu içini. Köyüne döndüğünde artık bakmayacaktı bu hain çavuşun yüzüne.
Teneke bir leğende yıkandılar, uykuya hasret kaldılar, hastalıklarla boğuştular. Ve de sırt sırta, el ele, dayanışmayla direnip ceplerine bir kışı geçirecek parayla topraklarına döndüler!
O çocuğun aklında kalan ve bıraktığı sevincini hala bulamadığı köyünde o’ nu içine kapatan; ne horlanmışlığı, ne açlığı, ne uykusuzluğu, ne yorgunluğu, ne cildinde kalıplaşmış kirleri….hiç biri değil; aklında kalan ne fındık çuvalları, ne patoz sesi, ne de bilmediği, tanımadığı bu yörenin o’ na çok garip gelen insanlarıydı:
Aklında kalan tek şey: YOKSULLUĞU….YOKLUĞU, doğduğu coğrafyanın itilmişliği ve de en önemlisi….daha çocuk yaşında tanıştığı IRGATLIĞIYDI………
( Fındık Sezonunda, böyle bir şey geldi aklıma)…