Altmışın eşiğini geçtiysen artık paraların soğuk sesini değil, anların sıcak yankısını saymanın vaktidir.
Çünkü sen “belki gerekir” diye biriktirdikçe, o “belki”lerin gölgeleri keskinleşir; sabrının tükendiği anı kollayıp, kendine hiç layık görmediğin güzelliklere el koymak için bekler.
Çalıştın, emek verdin, evlat büyüttün, acının her tonunu tattın.
Şimdi sıra, günün ilk ışığını huzurla karşılamada; ertelediklerini kendine armağan etmede; en pahalı kahveyi içip, göğsünde hafif bir suçluluk değil, içten bir tebessüm taşımada.
Delice işlere atılma; gözleri parlayan ama faturaları hep ödenmemiş o “girişimci” çocuğunun ateşli heveslerine de kolayca kapılma.
Ve unutma: Çocuklarının evinde yaşamak sana huzur değil, gölge olur. Onları ziyaret et, kokularını içine çek, sarıl… ama kendi kapını ve kendi dinginliğini muhakkak koru.
Kimsenin yükünü omuzlamaya çalışma artık. Torunlar gülüşündür, sorumluluğun değil; çocuklar sevginindir, geçimin değil.
Bu yaşta bedenin kıymetlidir, ama asıl hazine ruhunun aydınlığıdır.
Hastalıklardan, ilaçların adından fazla söz etme; yolculuklardan bahset, şarkılardan, taze yahut küllenmiş hatıralardan söz et.
Ve biri sana “artık bir işe yaramıyorsun” dediğinde, zarafetinle gülümse…
Çünkü o sözün ardındaki kişi, kimseye borçlanmadan bu kadar uzun ve dik yürüyebilmenin ne büyük bir kazanım olduğunu hâlâ anlayamamıştır.
Gül, yaşa, bırak isteyen kendi acısına dökülsün.
Sen zaten kazandın: Hâlâ buradasın, ayaktasın; bir hikâyen, bir duruşun, bir zarafetin var.
Ve bu, ömrün sana verdiği en değerli armağandır…