Bir şiirle başlayan yol

Gazeteciliğe on beşimde başladım.
Henüz ortaokuldayım. Sevgilime yazdığım şiirleri koltuğumun altına sıkıştırıp Yeşilgiresun Gazetesi’nin yolunu tuttuğum gün, aslında hayatımın rotası da çizilmişti. Yazı İşleri Müdürü rahmetli Hasan Öğütçü, o şiirleri okudu, başını kaldırdı ve bana başka bir kapı açtı. Liseye adım atar atmaz Çandırspor’un bir maçını yazmamı istedi. Rakibi hatırlamıyorum ama kalemin ilk teri hâlâ aklımda.

Sporcuydum. Doğal olarak spor müsabakalarıyla başladım.
Takvimler 1980’in sonbaharını gösteriyordu.

Aradan tam 46 yıl geçmiş.
Çocuktuk… büyüdük. Genç olduk, olgunlaştık. Çoluk çocuk derken torunlara ulaştık. İnsan bazen durup “Nereden nereye?” diye sormadan edemiyor.

İleri Gazetesi’ne transfer olduğumda salon sporları yönetmenliği yapıyordum. Çevrem genişledi, ufkum açıldı. En büyük hocam, FKB Basın Bürosu’na bakan Ziraat Mühendisi Mustafa Dağ’dı. Diğeri Tarım Dairesi Başkanı Yusuf Zeki Akdağ…
Bugün geriye dönüp baktığımda soruyorum kendime: Bu kadar doğru isimle, bu kadar erken yaşta karşılaşmak başka nasıl açıklanır?

Henüz 18 yaşındaydım.
Giresun Gazeteciler Derneği’nin kurucuları… Biri başkan, diğeri sekreter. Ve ben o masanın kenarında, öğrenmeye aç bir çocuk.

Rahmetli Mustafa Dağ’ın yönlendirmesiyle Turizm Tanıtma Derneği’ne üye oldum. 12 Eylül sonrası, derneklerin izinle nefes aldığı yıllar… Fiskobirlik Dış İlişkiler Müşaviri Yalçın Kaya Yaman’ın önerisiyle divan kurulunda kâtip üye olarak görevlendirildiğim günü unutamam.
“Candemir, millet ne konuşuyorsa yaz” demişti.

Kolay mı?
Ne bugünkü gibi sesi yazıya döken sistem var, ne de benim okunur bir el yazım… Hatta eski patronum Haluk Aktan’ın meşhur kötü yazısını bile geride bırakırım. Buna rağmen alnımızın akıyla çıktık o kongreden.

Yalçın Kaya Yaman’ı ilk kez orada gördüm.
Yıllar içinde çok kez yollarımız kesişti. Sert görünen ama içi babacan bir adamdı. Hayata tutunmamda, olgunlaşmamda Öğütçü, Dağ, Aktan ve Akdağ’dan sonra en çok emeği geçen isimlerden biri oldu.

İleri Gazetesi’nde yazı işleri müdürlüğü yapan Mehmet Ali Güney’i, ağabeyim Ahmet Kayacık’ı, Nihat Tığlı’yı, A. Cengiz Demiralp’i anmadan geçemem. Bugünün genç meslektaşlarına bu isimleri sorsanız belki bir şey ifade etmez ama bir zamanlar Aziz Atilla Ergun, Ersen Konal, Ahmet Kayacık, Mehmet Yüksel denince akan sular dururdu.

Yıllar önce İsveç dönüşü Hamburg’da kalmadığım için, merkezi Hamburg’da bulunan Yaman Fındık GmbH’nin patronu Yalçın Kaya Yaman’dan kaç gün fırça yediğimi unutamam. Ardından Metin Çoban ağabeyimin başkanlığını yaptığı Avrupa Giresun Derneği’nin gecesine davet ettiğimde, tüm işlerini bırakıp Köln’e gelmesi bizi fazlasıyla onurlandırmıştı.

Hayat bazen sert vuruyor.
Yalçın ağabeyin büyük evladı, geçtiğimiz aylarda Avrupa’da geçirdiği kalp krizi sonrası Hakk’ın rahmetine kavuştu. Diğeri ise kan kardeşim olmadı ama can kardeşim oldu: Kubilay Güray Yaman.

Bugün Giresun Belediye Meclisi’nde görev yapıyor. Ben ellisinden sonra ikinci üniversiteyi kör topal bitirmeye çalışırken, Amerika’da İngilizceyle boğuşurken; onun aldığı akademik eğitim, bildiği diller karşısında insan ister istemez gıpta ediyor. Türkçe’nin yanı sıra Almanca, İngilizce, İspanyolca, Gürcüce, Azerice ve Rusça…
Bazen o Türkiye’de, ben Amerika’da esas duruşa geçiyorum.
“Bu nasıl beyin?” diyorum.

Ama gel gör ki bizim Kubilay bu ara “kuruyemişçi” diye basitleştirilmeye çalışılıyor.
Türkçe’yi bile doğru düzgün konuşamayan bazı kişilerin, altı dil bilen ve 1999’dan bu yana uluslararası ticaret yapan bir ismi bu sıfatla küçümsemeye kalkması… Açık söyleyeyim, bunu IQ zaafı olarak görüyorum.

Dünyada gitmediği ülke kalmamış birine, Giresun’dan Ordu’ya gitmeyi marifet sayanların dudak bükmesi insanı düşündürüyor.
Neyse ki cevabı kendisi verdi:

“Fındık bir kuruyemiştir. Sert kabuklular kategorisine girer. Dolayısıyla her fındıkçı kuruyemişçidir.”

Anlayana sivrisinek saz…
Anlamayana davul zurna bile az.

Tekil Yazı Reklamı - Alt – Masaüstü 336x280 piksel
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.