
Savaşın başından [Şubat 1915] sonuna [Eylül 1918] kadar üst düzey komutanlık yapan Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Savaş’a (I. Dünya Savaşı’na) girilmesinin nedenlerini açıklarken şu değerlendirmede bulunmaktadır:
“Felâket ve çok üzücü olaylara neden olan ve bu gün için milletimizin memnuniyetsizliğine yol açan I. Dünya Savaşı’na katılmamış olmak tabii ki çok daha iyi olurdu. Fakat buna maddeten imkân yoktu” dedikten sonra şu tarihsel tespitleri yapmıştır;
savaşa itilâf devletlerine karşı girmemizin zorunlu olduğunu gösteren açık delillerdir.”[1]
Savaş öncesi askeri durum acaba nasıldı?
Durumu Fevzi Çakmak Paşa’dan öğrenelim:
“Balkan Muharebesi az çok bir sefer planına dayanılarak ve oldukça yeni teşkilata sahip bir ordu tarafından yapılmışsa da, ordunun siyasetle iç içe olması ve ilk kez uygulanan projelerin biraz teorik bulunmasından dolayı iyi bir şekilde sonuçlanmadı.
Bundan sonra 1913 yılı sonunda, Almanya’dan askerî bir iyileştirme heyeti getirildi. Bu heyetin başında da Liman fon Sanders Paşa vardı.
Ordu, bunların eline bırakıldı.
Eğitim ve öğretim, teşkilât, harekât plânları gibi hizmetler; demir yolu ve deniz taşımacılığı hakkında en iyi yöntemleri bunlar bize öğretecek ve uygulayacaklardı.
İlk önce, Liman von Sanders Paşa 1.Kolordu Komutanlığını, bir süre sonra da Bronzart Genelkurmay II. Başkanlığını üstlenerek fiilen işe başladılar.
Enver Paşa da Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) ve Genelkurmay Başkanı olarak bu çalışmaların ortaya çıkması için büyük çabalar sarf etti.
Komutanlardan, Balkan Muharebesi’nde yararlılığı görülenler orduda bırakılırken eksikleri görülenler uzaklaştırıldılar. Bu şekilde ordu gençleştirilmiş oluyordu.”[2]
Almanlar tarafından “ayak sesleri duyulan” savaş planları yapılmaya başlandı:
“7 Haziran 1914’te Bronzart tarafından düzenlenen ve Enver Paşa tarafından onaylanan plan Bulgaristan, Yunanistan ve Rusya ile ilgiliydi.
O sırada Rusların 30, 50’lik topları bulunan altı zırhlı; ayrıca 25 cm’lik dört toplu bir zırhlı; iki kruvazör, dokuz muhrip, 15 torpido; yedi denizaltı gemisinden oluşan güçlü donanması vardı.
Bizim donanmamız zayıftı. Bunun karşısında bir şey yapamazdık.
Yunanlarla da denizde başa çıkmak ve adaları kurtarmak için donanmayı güçlendirmek gerekliydi. Bunun üzerine, Osmanlı donanmasına üç zırhlı takviyesi düşünüldü.
“Sultan Osman”, “Reşadiye”, “Fatih” zırhlıları ısmarlandı.[3]
Rusların donanmaya güvenerek ve bizim seferberlik ve yığınağımızın geç olmasından da yararlanarak birkaç kolordu ile İstanbul’u işgal etmek istemeleri ihtimali güçlüydü.
Bu sebeple Bronzart, kesin sonucun İstanbul civarında alınacağını göz önüne alarak şehri elde tutmaya ve Anadolu ile irtibatını muhafaza etmeye önem vermişti.
Bu şekildeki ilk plana göre, mevcut olan 13 kolordu, yani 38 tümenin, İstanbul çevresinde toplanmasını ve ülkenin diğer sınırlarında jandarma, ihtiyat ve sınır birliklerinin bırakılmasını, Erzurum Kalesi’nin de lağvını öneriyordu.
Ruslar, Anadolu’yu boydan boya geçerek gelmelerinin karışıklığı ve müdahaleleri doğuracağı için, bir ay içinde İstanbul’a baskın yaparak işi kısa kesmek daha doğru olduğundan, buna göre hazırlanmışlardı.
Bundan dolayı birinci planın temelinde Karadeniz’de Rus donanmasını bunaltmak ve onu serbest hareket ettirmemek olduğu için, Türk donanmasının takviyesi konusu gündeme geldi.”[4]
Karadeniz Olayının perde arkasındaki endişe Fevzi Çakmak’ın bu değerlendirmesinde yatıyordu.
“İstanbul’u kaybetmemek için, gerekirse tüm Anadolu’nun Rusların işgaline bırakılması” göze alınıyor; bu amaç uğruna da “Karadeniz’deki üstün Rus filosuna darbe vurulması” öncelikli amaç oluyordu.
Bu noktada “Amiral Souchon’un amacı ile Osmanlı amacı buluşuyor, Souchon Alman çıkarı için, Osmanlı ise “İstanbul’u kurtarmak için” Ruslara saldırıyordu.
Birinci Dünya (Büyük) Savaşı yapıldığı dönemde “tarihin henüz kaydetmediği, insanlığın da akıl ve hayalinden geçirmediği bir şiddet ve dehşetle sürmüş, dünyanın kaderine hükmederek büyük millet ve hükümetlerin geleceğini tayin edecek bir mahiyet kazanmıştır.”[5]
Bahse konu olan büyük milletlerden biri de Osmanlı Milleti olup, bu savaşta görev olan kumandan, subay, yedek subay, ast subay ve erlerin “söz götürmez fedakarlıklarıyla, Osmanlı Milleti’nin namus ve haysiyetini yükselten büyük hizmetler”[6] vermişlerdir.
Bu fedakarlıklarından etkilenen müttefik Almanlar, Çanakkale’de yaralanan ve sakat kalarak “gazilik” nişanı ile ödüllendirilen Mehmetçikler için yardım kampanyası başlatmışlar ve toplanan bir milyon markı[7] 1 Eylül 1915 günü Çanakkale’ye göndermişlerdir.
Bu fedakarlıkların arkasında, emperyalizmin sömürü cenderesinden kurtulmak ideali vardı. Çünkü Osmanlı Devleti’nde, ekonomik işgal hareketinin temelinde “kapitülasyon” denen anlaşmalarla yabancılara tanınan “sömürge ticari ve adli haklar” ve “misyoner okullarının faaliyetleri ve dokunulmazlıkları” vardı.
Bu dokunulmazlıkların devamını sağlamak için de I. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak hedeflenmiş ve bu “hedefe geç de olsa” ulaşılmıştır.
Osmanlı Devleti’ni, “son Türk Devleti” olarak görenler, önce “ümmet anlayışıyla” ülkenin “selamete ereceğini” öngörmüşler; Müslüman Arnavutların 1912’de “bağımsızlıklarını ilan etmeleri” ile “hayal kırıklığına” uğramışlar ve “ümmet politikasının”, son Türk Devleti gördükleri “Osmanlı Devleti’ni” kurtarmayacağını anlamışlardı.
Bu nedenle “açık olarak söylemeseler bile, “madem son Türk Devleti yasayacak, öyleyse bu yaşamanın dayanağını, asıl kaynağını yine Türkler ve kendisini Türk gibi görenler oluşturmalı” ülküsüne yönelmişlerdi.
Savaşın başladığı 1914 yılı başında Anadolu topraklarında “sefalet ve cehalet” ikiz kardeşti.
Burada sözü Şevket Süreyya’ya bırakalım;
“Yüzyıllar boyunca bu insanlara, sefaletten başka bir şey verilmemişti.
Köylerine yol, eğitimleri için okul yapılmamıştı.
Eşkıyaya, toprak ağasına, şeyhe ve mütegalibeye karşı korunmamıştı.
Dini hükümler, milletin adı, vatanın sınırları öğretilmemişti.
Milletin adını bilen var mıydı?
Acaba Osmanlılar mı?
Yoksa Türk müydüler?
İnsanlar yokluktan “genelde bir tepenin eteğine veya bir düzlüğün ortasına, birbirine arka vererek yapılan dört köşe penceresiz toprak tek göz damlarda hayvanlarıyla birlikte yaşıyorlardı.
Bu damların bir köşesine yerden biraz yüksekçe dört köşe bir seki yapılır.
Burası insanların yaşadığı yerdir.
Hayvanların nefesi, gübresi, hep beraber yaşanılan bu dam altını ısıtır.
Damda her zaman açık delik, hem baca, hem nefeslik, hem de ışık veren pencere vazifesi görür.
Bu sedir veya sekinin ortasına bir tandır çukuru kazılmıştır. İçinde hayvan tezeği yakılan bu tandırın kızgın duvarlarına yapıştırılarak, yahut da üzerine konulan bir saç üstünde yufka veya tandır pidesi pişirilir.
Bulgur lapası da bunun üstünde kaynar.
Yanan tezeğin kokusu, dumanı damın içini doldurur ve tavanın tek deliğinden yavaş yavaş çıkar.
Yanık bir tezek kokusu köyün üstüne çöker.
Uyku saati gelince tandırın üstüne dört ayaklı bir küçük sehpa konur. Onun üstüne de ağır bir yorgan yayarlar. Yorgan, açılınca bütün sekiyi kaplayacak kadar geniştir.
Ne rengi ne de maddesi bellidir. Bez, çuval, çul, kilim parçaları, belki de atalardan beri bir araya gelerek bu pis, ağır şeyi meydana getirmiştir.
Bütün aile halk; analar, babalar, gelinler, damatlar, kızlar, oğlanlar onun bir ucunu birer tarafından üstlerine çekerek çevre olur ve ayaklarını tandır çukuruna doğru uzatırlar.
İçinden ateşi alınmış tandırın ılıklığı, bütün yorganın altına yayılır.
Aile halkı bu tek, ağır örtünün altında hep bir arada uyur, yahut hep bir arada gece hayatı yaşarlar.”[8]
Kar, izleri örtmesin!
Evvel gidenlere selam olsun.
[1] Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1.Dönem, 2.Yasama Yılını Açış Konuşmaları, 1 Mart 1921 Millet Meclisi Tutanak Dergisi; Devre-1, Cilt.9, s.2
[2] Fevzi Çakmak, Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi Harekâtı, Genkur Basımevi, Ankara 2005, s.5
[3] Buna karşılık Ruslar da Karadeniz hâkimiyetini korumak için “İmparatoriçe Maria”
“Katerina” ve “Sekizinci Alexander” savaş gemilerini inşaya başladılar. (Fevzi Çakmak, a.g.e. ,s.6)
[4] Fevzi Çakmak, a.g.e. ,s.5 v.d.
[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yay. 3.Baskı, İstanbul 2003, C-1, s.279
[6] Atatürk’ün Bütün Eserleri, C-1, s.262 ve 229
[7] Atatürk’ün Bütün Eserleri, C-1, s.266 [Bu yardımın toplanmasına Ernest Jachk öncülü ketmiş ve ona atfen bu yardıma “Jackh Fonu” adı verilmiştir.]
[8] Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, , 15. Baskı, İstanbul 2004, s.104 v.d. [Mustafa Kemal işte bu tabloyu değiştirdi: 18 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 442 sayılı Köy Kanunu ile, köyün zorunlu görevleri arasına “evlerde, odalarda ahırları bir duvarla birbirinden ayırmak” görevi de konuldu.]