
Demokrasi, insanların neyi doğru bulduğunu değil, neyi istediğini ölçer. Hakikat ise çoğunlukla değil, bilgiyle belirlenir. Bu ayrımın silinmesi, özgürlüğü değil; otoriterliği doğurur.
Postmodern çağın en cazip ama en tehlikeli sorularından biri şudur:
“Neden yönetimi, akademiyi vb. kurumları elitlere bırakalım?
Herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu bir düzen kuramaz mıyız?”
İlk bakışta bu soru, demokrasiye yapılmış masum bir çağrı gibi görünür.
Oysa içinde, demokrasinin sınırlarını aşan ve onu kendi zemininden koparma riski taşıyan derin bir yanılsama barındırır.
Çünkü demokrasi, hakikati belirleyen bir mekanizma değildir; insanların arzularını ölçen bir tercihler sistemidir.
Demokrasi, modern çağın en kıymetli siyasal kazanımlarından biridir. Ancak bu değerin korunması, onun sınırlarının doğru anlaşılmasına bağlıdır.
Demokrasi, toplumun ne istediğini belirler; neyin doğru olduğunu değil.
Seçim sandığı, bir hakikat üretme aracı değildir. Sandık; arzuların, beklentilerin ve tercihlerin şekillendiği yerdir.
Bu nedenle bir ülkede çevre politikalarının öncelikli olup olmayacağı, kamu kaynaklarının nereye aktarılacağı ya da hangi sosyal politikaların uygulanacağı demokratik tercihlere konu olabilir.
Bu noktada herkesin oyu eşittir — ve eşit olmalıdır. Çünkü demokrasi, yurttaşların eşitliği üzerine kurulur.
Ancak mesele hakikat olduğunda bu eşitlik ilkesi geçerliliğini yitirir.
İklim değişikliğinin var olup olmadığı, bir salgının gerçekliği, tarihsel bir olayın nasıl gerçekleştiği ya da bilimsel bir teorinin doğruluğu oylamayla belirlenemez.
Bu tür sorular; uzun yıllara yayılan araştırmaların, deneylerin ve eleştirel düşüncenin ürünüdür.
Hakikat, çoğunluğun kanaatiyle değil; bilgi, yöntem ve uzmanlıkla ortaya çıkar.
Bu ayrımın bulanıklaştığı yerde popülizm kendine alan bulur.
Popülizm, kurumsal bilgiye duyulan güveni aşındırarak kendine alan açar. “Bilim insanlarına inanmayın, akademiye güvenmeyin, yöneticiler gerçeği saklıyor …” söylemi, bireye cazip bir özgürlük hissi sunar.
Oysa bu bir özgürleşme değildir. Bu, hakikat zemininde yaşanan bir sarsıntıdır.
Bilgiye dayalı kurumlar zayıfladığında geriye yalnızca kanaatler ve güç ilişkileri kalır.
Artık neyin doğru olduğu değil, kimin daha yüksek sesle konuştuğu belirleyici olur.
Bu durum demokratik tartışmayı derinleştirmez; aksine yüzeyselleştirir ve manipülasyona açık hale getirir.
Sonuçta ortaya çıkan tablo paradoksaldır:
Demokrasi adına başlatılan süreç, demokrasinin kendisini zayıflatan bir yola girer.
Çünkü demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda kurumlara duyulan güvenin, ortak aklın ve bilgiye dayalı karar alma süreçlerinin sürekliliğidir.
Örneğin milli irade kavramını ele alalım. Sandığın milli iradeyi yansıtan tek yol olduğunu varsayalım.
Ve bu durumda kazananın hem yasamayı, hem yürütmeyi, hem de yargıyı belirlediğini varsayalım.
Bu demokratik bir yol gibi görülmektedir.
Fakat, tarih ve siyaset bilimi bu yolun otoriterleşmeye çıktığını söylüyor.
Bu nedenle asıl mesele demokrasiyi sınırsızca genişletmek değil; onu doğru zeminde koruyabilmektir.
Demokrasi arzuların eşitliğini garanti eder; ancak hakikatin üretimini uzmanlığa ve kurumsal akla bırakmak gerekir.
Demokrasinin sağlıklı işleyişi, hakikatin görünür kalmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Aksi halde sandık, özgürlüğün değil; yanılsamanın aracı haline gelir.
Ancak şu da unutulmamalıdır:
Popülizm hakikati örtebilir, geciktirebilir, çarpıtabilir — fakat yok edemez.
Hakikat, biz görsek de görmesek de orada durmaya devam eder.
Ve tarihin bize defalarca gösterdiği gibi,
hakikatin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.
2