
Küçük şeylere sevinmeyi çok uzaklara ötelediğimi fark ettim. Küçüklüğümde ellerime bulaşan çamuru, o ellerle tuttuğum yağlı ekmeği ve rahmetli annemin beni her sabah okula hazırlamasını özledim. Mutfaktaki kuzine üzerindeki çayın dem kokusunu, haşlanmış yumurtamı çay kaşığıyla delmeyi ve kızarmış ekmek kokusunu her şeyden çok arar oldum. Alamanyalardan gelen küçük radyoda “Arkası Yarın”ı dinlemeyi, dinlerken kahramanların yüzlerini hayal etmeyi… O zamanlar için çok küçük ama şimdilerde asla geri gelemeyen büyük anlardı o günler benim için. Yaz günlerinde bahçemizdeki erik ağacının altındaki masada karpuz, peynir, ekmek öğünlerini; annemin bahçedeki güllerden yaptığı mis kokulu gül reçelini, babamın asma demirine kurduğu tahta salıncağımı ben nasıl özlemeyeyim…
Eskiden kış geldiğinde günlerce elektrik kesilirdi, kar da adam gibi yağardı haa… Öyle ışıldaklar falan yoktu, cereyanlar gittiğinde otomatik yansın diye. Gaz lambaları kışa hazırlanırdı; gazları doldurulur, lamba şişeleri parlatılırdı. Loş odamız buram buram gaz kokar, fırtınanın sesi tahta pencere pervazlarından içeri süzülüp adeta öterdi. Soba tek odada yanar, salona çıkmaya bile üşenilirdi; banyo yapmak işkenceydi, tuvalete çişimiz iyice geldiğinde gidilirdi. Ama güzeldi be!
Siyah beyaz televizyonumuz her gece on ikide kapanır, Anıtkabir askerleri İstiklal Marşı aracılığıyla adeta “hadi yatın artık” derdi sanki. Sabahları açık öğretim derslerini anlatan o küt saçlı kadını bile özledim. Pazar günleri western filmlerinden sonraki “Pazar Konseri” ıstırabın en acısıydı. Herhâlde o anlarda her evdeki televizyon kapanır, işlere koyulunurdu. Bir gün renkli televizyon evimize girince anneme, “Sanki odadaki mobilyalar değişti be,” demiştim. Gerçekten de evin havası değişmiş, gözlerim etrafa başka bakar olmuştu.
O günlerde evde “telefon beklemek” diye bir şey vardı. Aşkı ilk tattığımız o anlarda, sevgilinin sesini duymak için dışarı çıkılmaz; o telefon çalsın diye beklenirdi. Telefon evin merkezinde olduğu için konuşmak öyle zordu ki, “nasılsın, naber”den ibaret olan o sohbetlerdeki zevk, şimdilerde 5G’lerde bile yaşanmıyordur, eminim. Haa, bir de mektup beklemek vardı… Özellikle askere gitmiş olan sevgiliden beklenen mektup sebebiyle günler uzar, uzar, geçmek bilmezdi. Postacının köşeden dönüşünü anımsıyorum; eve getirmeden elinden zarfı kapmak için en hızlı koşucudan daha iyi çıkışlar yapardık, mektubu kapardık. Zarfı açar, okur ve diğer mektup gelene kadar da defalarca okur, sonunda ezberlerdik. Oysa şimdi postacılar sadece fatura ya da icra, mahkeme duyuruları getirir oldular. Onlar bile anlamını yitirdi.
Pazar geceleri kimseye gidilmezdi. Çünkü o geceler herkesin “banyo akşamı”ydı. Banyodaki kazan yakılır, herkes ardı ardına girer yıkanırdı. Duş falan yoktu o zaman; adam gibi yıkanılırdı, keselenilirdi. Kıpkırmızı çıkardık banyodan, evin salonuna beyaz sabun kokusu bir süre hükmederdi. Bu sebeple pazar geceleri komşuluk ilişkileri ertelenir, her evde çıpı çıpı yapılırdı. Çamaşır günleri de belliydi her evde. Merdaneli makine banyonun ortasına kurulur, o merdane sağa sola binlerce defa döner dururdu.
Geçmiş keşke hiç geçmeseydi; her şey yine o kadar bakir kalsaydı ve biz “akşam eve dönen babamızın ceplerinde çikolata” arasaydık her akşam. Şimdilerde her şey bayat, her şey rutin, her şey sıradan. Heyecanlarımızı yitirmekle kalmadık; dağıldık, parçalandık. Tek tuşla vatan kurtarılır, aşklar ayağımıza gelir sandık. Biz kocaman yanıldık…