
Son yıllarda Giresun, Ordu ve Samsun başta olmak üzere Karadeniz illerinde artan maden arama ve işletme izinleri, bölgenin doğal yapısını geri dönülmez bir eşiğin içine sürüklüyor. “Kalkınma” adı altında sunulan bu faaliyetlerin, aslında bölgenin en büyük zenginliği olan doğayı ve yaşamı tehdit ettiği artık açıkça görülüyor.
Karadeniz, sadece bir coğrafya değil; aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Yoğun orman örtüsü, zengin su kaynakları ve tarıma elverişli topraklarıyla Türkiye’nin en hassas ekosistemlerinden birine sahiptir. Ancak maden arama çalışmalarıyla birlikte ormanların kesilmesi, toprağın kazınması ve su kaynaklarının kirlenmesi, bu hassas dengeyi hızla bozuyor. Özellikle açık ocak madenciliği, toprağın üst katmanını tamamen yok ederek hem flora hem de fauna üzerinde ciddi tahribata yol açıyor.
Bölgenin en önemli geçim kaynağı olan fındık tarımı da bu süreçten doğrudan etkileniyor. Fındık, sadece bir tarım ürünü değil; Karadeniz insanının emeğinin, sabrının ve ekonomisinin temelidir. Maden sahalarından yayılan ağır metaller ve toz partikülleri, toprağın verimliliğini düşürmekte ve ürün kalitesini ciddi şekilde etkilemektedir. Bu durum hem üreticinin gelir kaybına yol açmakta hem de Türkiye’nin dünya fındık pazarındaki gücünü zayıflatmaktadır.
Öte yandan, Karadeniz’in bir diğer önemli geçim kaynağı olan balıkçılık da tehdit altındadır. Maden faaliyetleri sonucu derelere ve denize karışan atıklar, su ekosistemini bozmakta, balıkların yaşam alanlarını daraltmakta ve tür çeşitliliğini azaltmaktadır. Bu durum, sadece ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda gıda güvenliği açısından da ciddi bir risktir.
En önemli boyutlardan biri ise insan sağlığıdır. Maden sahalarında kullanılan kimyasalların yer altı ve yer üstü sularına karışması, içme suyu kaynaklarını kirletmektedir. Uzun vadede bu durum, kanser başta olmak üzere birçok ciddi hastalığın artmasına neden olabilecek potansiyele sahiptir. Bugün görmezden gelinen bu tehlike, yarının en büyük sağlık krizlerinden biri olabilir.
Peki, çözüm ne?
Öncelikle, çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreçleri gerçek anlamda bağımsız ve bilimsel hâle getirilmelidir. “Formalite” olarak yapılan raporlar yerine, bölgenin ekolojik hassasiyetini gözeten, şeffaf ve katılımcı süreçler işletilmelidir. Yerel halkın görüşü alınmadan hiçbir projeye izin verilmemelidir.
İkinci olarak, tarım ve doğal yaşam alanları “koruma öncelikli bölgeler” ilan edilmelidir. Fındık üretim alanları ve su havzaları, madencilik faaliyetlerine kesin olarak kapatılmalıdır.
Üçüncü olarak, sürdürülebilir kalkınma anlayışı benimsenmelidir. Karadeniz’in gerçek zenginliği, yer altındaki madenler değil; yer üstündeki doğası, tarımı ve turizm potansiyelidir. Bu alanlara yapılacak yatırımlar hem çevreyi koruyacak hem de uzun vadede daha kalıcı bir ekonomik katkı sağlayacaktır.
Son olarak, denetim mekanizmaları güçlendirilmelidir. Mevcut maden sahaları sıkı şekilde kontrol edilmeli, çevreye zarar veren işletmelere ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.
Unutulmamalıdır ki doğa bir kez tahrip edildiğinde geri dönüşü çoğu zaman mümkün değildir. Karadeniz’i korumak, sadece bölge insanının değil, tüm ülkenin ortak sorumluluğudur. Bugün alınacak doğru kararlar, yarının felaketlerini önleyecektir.
Karadeniz’in yeşilini griye çevirmemek bizim elimizdedir.
Bunun için siyasetçisinden sivil toplum kuruluşlarına, yerel ve idari kamu kurum ve kuruluşlarına, yörede yaşayan ya da gurbetçi yöre halkına büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.
Zira,
2