
Parmaklardaki Sapsarı Mühür
Önce parmaklarınıza bir bakın… Ne göreceksiniz? Hani o sigaranın sararttığı, sanki kına yakılmış gibi sapsarı duran o lekeler… Hani eskiden sandığa giderdik de parmağımıza o çıkmayan “seçim mürekkebini” sürerlerdi ya; işte bu da öyle. Siz onu sadece bir renk sanırsınız. Ben ise ona bakınca bir ömrün altına atılan o sessiz imzayı görüyorum. O sarılık, oksijen hortumuna giden yolun, kendi ellerimizle yaptığımız o geri dönüşsüz “seçimin” ilk mührüdür.
İşte o mührün adıdır KOAH: Bir Soluksuzluk Güncesi…
Everest ve Vitrin Yalanları
Eskiden koşarak çıktığım o birkaç basamak, şimdi karşımda Everest Dağı’nın heybetine dönüştü. Ben, O koca dağa çıkaracak nefesin içime dolmasını beklerken, ihtiyacım olan o enerjiyi arıyorum.
Yürürken, kesilen nefesime zaman kazanmak için sürekli duraklıyorum. Yanımdakine durumu belli etmemek adına vitrinlere, çöplere, gökyüzüne sığınıyorum: “Baksana şu vitrin ne güzel”, “Aman, buraya da çöp mü atılır!” Aslında ne vitrin umurumda ne de çöp. Bütün bu sahte hayretler, sadece o kesilen nefesin yol ile birleşmesini sağlamaya çalışmak için.
1 Nisan : Hayatta Kalışın Sert Yüzü
Bazen bu “vitrin yalanları” bile yetmiyor. 1 Nisan 2024 sabahı bunu en acı şekilde öğrendim. Sıradan bir kahvaltı sofrasına otururken nefes nefese kaldım. Konsantratörün oksijeni yetmiyordu. Ve o an, hayatımdaki en korkunç gerçekle yüzleştim: Ansızın bayılmak.
Gerisi tam bir karanlık… Gözlerimi yeniden açtığımda ne mutfaktaki kahvaltı sofrasındaydım ne de evimde. Kendime geldiğimde; beyaz ışıkların altında, makinelerin ritmik sesleri arasında, yoğun bakımdaydım. Meğer vücudum karbondioksiti atamadığı için hiperkapni şokuna girmişim; apar topar hastaneye yetiştirilip entübe edilmişim. Hayatımdan koca bir beş saat silinip gitmişti ne yazık ki…
O gün anladım ki; bunca yıl bana hep nefes almayı anlatmışlardı, oysa asıl mesele nefesi verebilmekmiş. Şunu acı bir tecrübeyle öğrendim: Bu hayatta aldığın nefes kadar değil, verebildiğin nefes kadar varsın. Eğer o gün evde bir BPAP cihazım olsaydı, o karbondioksit birikimi engellenebilir ve bu kriz belki de evde önlenebilirdi.
“Nasılsın?” Sorusu Bir Duvar Olduğunda…
Bir iş yerinin önünde nefesim bittiğinde, “Bana ambulans çağırın” dediğimde… Sorular üst üste geliyordu:
“Nasılsın?
Ne oldu?
İyi misin?” Sorular arttıkça içimdeki sinir katsayısı da artıyordu. Haykırmak istiyordum: “Bir susun Allah rızası için!” Yahu, iyi olan insan “Ambulans çağırın” der mi? Onlarınki korku, benimki can havliydi. Ambulans geldiğinde personele sadece şunu diyebildim: “Bana bir nazal oksijen takın, sonra anlatırım…” Çünkü oksijen gelmeden kelimeler dışarı çıkmıyordu.
Sınır: On İki Metre
Ve sonunda evdeki o yeni dünya: Oksijen Hortumunun Sınırı. Özgürlüğüm, on iki metrelik bir hortum kadar. Mutfaktaki ocağa yetişiyorum ama balkonun köşesindeki saksı artık başka bir kıta. Asıl hapis dört duvar değil, o hortumun bittiği yerdeki o bir adımlık boşluktur. Balkonda otururken, oynayan çocuklar burnumdaki hortumu görmesinler diye saklamaya çalıştığım gerçeği, acınmayası bakan gözlerden uzak kalabilmek için olsa gerek.
Bana Soru Sorma, Alan Aç!
Eğer yanımda biriysen ve ben o ‘an’daysam; bana soru sorma. Cevap bekledikçe nefesimi daha çok tüketme.
• Etrafımı aç, hava gelsin.
• Kollarımı dayayabileceğim bir yer bul ve vücudumu hafifçe öne eğmemi sağla ki ciğerlerim genişlesin.
Son Söz: O “Kötü” Cümle
”Sigarayı bırak!” Hayatınızda duyduğunuz en kötü cümle gibi geliyor, değil mi? Eğer bırakamıyorsan, sana dostça bir tavsiyem var: Kesinlikle azaltmaya başla. Canın her istediğinde o anı beş-on dakika sonraya ertele. O beş dakikalık sabır, ileride sana koca bir yaşam kazandıracak belkide..
Lütfen azaltın.
Çünkü nasılsa bir gün ya o sizi bırakacak ya da siz ondan ayrı kalmak zorunda kalacaksınız… Ama o gün geldiğinde, “Arif uyarmıştı” demek aklınıza gelmez inşallah. Sakın unutmayınız! O bir dal sigara elinizdeyken, hayatı ön sıralardan izlemek yerine bir pencereden bakmak zorunda kalmak, sizin tercihiniz olmayacaktır.
Sağlıcakla kalın.