Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

2017 yılında paylaştığım bir facebook metni önüme öyle bir anda düştü ki; sanki içinde bulunduğumuz durumları işaret eder gibi…
Sosyal medyanın o dijital hafızası bazen insanı tam da kalbinden yakalıyor.
İstanbul’un manevi sultanı, halkımızın gönlünde taht kurmuş Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’ ne nispet edilen, farklı kaynaklarda çeşitli şekillerde aktarılan o beş maddelik nasihat…
Okudum, durdum ve düşündüm.
Hani derler ya, “Ne haldeyiz farkında bile değilsiniz! İnsanlar, yarınlarının kaygılarından, bu günün dertlerini unuttular. ”
Tam da öyle değil mi?
Bugün ülkemin içinde bulunduğu duruma bakıyorum da; asırlar evvel verilen o öğütlerin ne kadar uzağına düşmüşüz, ne kadar yorulmuşuz ve dürüst olalım, ne kadar hoyratlaşmışız. Ne bağcıyı dövmek niyetindeyiz bu yazıda ne de üzümü ziyan etmek; ama lafı da eğip bükmenin manası yok, manzara ortada ve durum vahim.
Gelin o beş maddelik reçeteyi bugünün Türkiye’sine, bizim sokaklarımıza, bizim insanımızın haline bir uyarlayalım bakalım neler göreceğiz:
1. “Halkın elinde olanlara göz dikmemek, zenginliğin ta kendisidir.”
Bugün memleketin en büyük hastalığı bu değil mi? Komşunun arabasında, akrabanın tarlasında, esnafın kasasında gözümüz var. Üretmeden tüketmenin, çalışmadan köşeyi dönmenin, emeğinyle alnının teriyle kazanmayı küçümseyip kısa yoldan zengin olmanın peşindeyiz. Oysa kanaat denen o güzel kapıyı çoktan kapatmış gibiyiz! Herkes başkasının porsiyonunu, lokmasını sayıyor, kimse kendi tabağına bakmıyor.
2. “Tamahtan sakınmalı, zira tamah peşinen fakirliktir.”
Gözü doymak bilmeyen bir hırs çağındayız. Sadece maddi anlamda değil; makamda, güçte, rütbede ve çıkarda… Hırsımız; aklımızı, gözümüz vicdanımızı esir almış durumda. Tamah ettikçe yoksullaşıyoruz; sadece cüzdanımız değil, ruhumuz da meteliksiz kalıyor. Birde meteliksiz kalan ruhumuzu nasıl doyuracağım diye düşünmekten karnının açlığını unutur olduk…
3. “Namazı sanki en son namazın gibi kıl…”
Bunu sadece ibadet olarak düşünmeyin; hayatın her alanında, yaptığımız her işte “son işimizmiş” gibi bir kavram bırakmadık geride. Eğreti işler, yarım yamalak yapılan görevler, düzmece hareketler, basmakalıp çözümler… Hiç ölmeyecekmiş gibi hırslanan ama yarın yokmuş gibi sorumsuzca tükenen ve tüketen bir toplum haline geldik. Yaptığımız her işe o son dokunuşun bir gizemli titizliğini koysaydık, bugün her şey yerli yerinde olurdu.
4. “Sonradan mecbur kalıp da özür dileyeceğin bir ameli yapmaktan sakın.”
Ah işte, en yaralı yerimiz! Bugün ne yöneticilerde ne siyasetçilerde ne de sıradan vatandaşta o özeleştiri kudreti kaldı. Birbirimizi kırıyor, hak yiyor, memleketin geleceğini harcıyor ve en kötüsü bunu gurur meselesi yapıyoruz. Yarın yüzüne bakamayacağımız işlerin altına imza atıyor, sonra çıkıp pişkin pişkin bahaneler sıralıyoruz.
5. “Kendin için istediğini din kardeşin için de iste.”
İşte bütün kilit burada çözülüyor. Biz “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düsturunu itikat edindik de nereye vardık? Komşumuz açken tok yatmanın, genci işsizken, emeklisi çöp seyrederken üç kuruşun hesabını yapmanın utancını unuttuk. “Bana bişey olmasın da kime ne olursa olsun” bencilliği, bu ülkemin en büyük depreminden daha da korkutucu gibi maalesef.
Evet, sözün özü; memleketimin dertleri büyük, sıkıntılar dağ gibi. Lakin çaresiz değiliz. Ne sistemi yıkmaya çalışmakla elimize bir şey geçer, ne de bu gidişata susup oturmakla. Önce kafamızı ellerimizin arasına alıp bir düşünmemiz gerekiyor: Biz ne ara bu kadar aslımızdan, bu zamana gelene kadar ki çıkılan yoldan
ve bu kadar vicdandan uzaklaştık?
Toparlanmak zorundayız. Üzümü ezmeden, bağı kurutmadan; ama gerçeğin de gözünün içine baka baka yeniden insan kalmayı hatırlamak zorundayız. Başka bir Türkiye yok çünkü.
Belki de artık çayı açık içmenin zamanı gelmiştir.
Sosyal medyada dolaşan birkaç mısra gibi:
“Açık çay içerdi hep…
Demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş.
Öyle derdi… ”
Ben de diyorum ki:
Çayı açık içelim artık.
Karşımızda neler olduğunu görebilelim.
Arid İnanç
2