
Acıkmış olmalıyım bu kente. Sevilenin daha güzel, daha iyi olmasını istememdendir burayı sevmem. Bu dünya cennetine, denizine, teknesine, bulutuna, martısına, sokaklarına, insanına bakıyorum. Hüzünlü ama nedenini açıklayamayan, sorgulayıcı ama soru soramayan, veda edici ama bir türlü vedalaşamayan bakışlarımla soluyorum bu cenneti.
İskele bordasının pontonuna kıçtankara bağlanmış küçük bir tirhandili de, saçı sakalı birbirine karışmış, darmadağın bir adam, esen rüzgara sırtını dönmüş seyre dalarken bu yalnız kenti, bandıra direğinde dalgalanan ay-yıldızlı bayrağıyla öyle dalgın, öyle buruk ve öylesine kırılgan izliyordu benimle birlikte. Herhalde o’nun da benim gibi içinde sakladığı inadına bir sevmek tutkusu vardı bu güzelim kenti. Ne poyrazlar, ne lodoslar, ne de karayeller yıldıramamıştı ( bizi )…Yıldıramamıştı hırçın dalgaların başıboş savurmaları; atamamıştı bu sahillerden, uzaklaştıramamıştı bu kıyılardan,.. bu kente katran karası sevdalı ( biz ) platonik aşıkları.
Ahhh…Bu güzelim şehir de bir bilseydi bu tutkuyu, karşılık verir miydi zifiri sevdamıza ?…
Eskilerin, İstanbul’da “ yazlıkçı kaçıran “ dedikleri muttarit eylül yağmurları attı beni burayaç Marmara – “ sen balık değilsin…” deyip, beni kumsala atınca, tarihte iz bırakmış dünün ayak izlerine basarak yürürken buldum kendimi parke taşlı dar sokaklarında Zeytinlik’in.
xxx
Parakat atmaya giden takaların sesleri geliyor limandan…ve patoz hırlamaları tepelerde.Sahil boyu kurumaya serilmiş fındık öbekleri. Aslında bilirim fındık bu kent için olmazsa olmazdır. Maişet dışında o’nun için bir antidepresan dır. Üzülünce yer..gerilince yer.. gevşemek için yer.. siniri yatışsın diye yer…Düşünmeye mi ihtiyacı var ? Kafasını mı toparlayamıyor ? Tek ilacı bir avuç fındıktır. Her türlü meşakkatini çekip de bir türlü yüzünü güldürmeyen fındık.
xxx
Her köşesi bir film seti gibi ve ben o filmin her an canlı oyuncuları arasında dolaşıyorum kare kare, plan plan, sahne sahne. Yürüyüş yapan yaşlılar, bebeklerini gezdiren genç anneler, top peşinde koşturan çocuklar, köşe bucak sohbetteki delikanlılar, siyah beyaz, slowmotion ( ağır çekim ) geçiyor gözlerimin önünden.
Denizci bir kentin ıslak uygarlığı sinmiş hücrelerine. Kromozomlarında hep bir balık, hep bir yosun kokusu, genlerinde çotanak yeşili, gözleri Karadeniz. Tarihine ve kültürüne sahip çıkamayan toplumlar geleceğe umut ve güvenle bakamazlar. Bu nedenle tarih ve kültüre gereken değeri vermeli. İnsanıyla var olur şehir, insanıyla tanımlanır. Ve.. burada yaşayan insanlar çok büyük bir yaşam sevinci ve coşkusuna sahipmiş rolü oynuyorlar.
Hani…nerede ? Anadolu’nun, Karadeniz’in, tarihi dokusuna sahip çarşılar…Nerede o tek katlı dükkanlar ? Demirciler, bakırcılar, yorgancılar, kavaflar, çarşı ve müştemilatı ? Hanlar…hamamlar ?
xxx
Yamaçlara yayılan binalar, deniz manzarasına ulaşmak için adeta birbirlerinin üzerine basarak tepelere tırmanıyormuş izlenimi veriyorlar bana. Caddelere açılan ara sokaklarda yaşıyor, o daracık sokaklara sıkışmış birbiri üzerine yığılmış gibi duran, terk edilmeye yüz tutmuş ama bir türlü de terk edilemeyen evler. Çamaşır asılı balkonlar, pencereler, kapıları önünde yüksek sesle hem de el kol hareketleriyle bağırır gibi konuşan kadınlar, açık pencerelerden yükselen ezgiler, mutfaklardan yayılan yemek kokuları……Güneşli günlerde güneşin, yağmurlu günlerde yağmurun tadını belki de yalnızca bu şehirde çıkaran arka sokaklar insanları. Kentlisi köylüsü yok buranın. Herkes kentli, herkes köylü. Burada herkes..herkes.
Günlerdir kül rengi bir gökyüzü..yağmurla uyanıp, güz güneşini görmek yok mu öğleye doğru…Bu gün de hava basık, puslu, kasvetli. E..Karadeniz ne de olsa. Sicim gibi bir yağmur.Bir balkon altına sığınıp, parke taşları arasında saçaklardan düşen katre, katre biriken yağmuru izliyorum. Biraz sonra küçücük bir göl oluşuyor.
( Ahh..zamanı, yaşamı, ölümü nihilist bir dille anlatmak mümkün olmasa )…Hemen ardından…çekilen bulutların üstünden, sönük de olsa güneş, gösteriyor altın yüzünü. Çam ve köknar ağaçları arasından süzülen huzme, ışık oyunlarına dönüşüyor düşen damlalarla birlikte. Sudaki yansımalara hayran kalıp, huzuru ve sessizliği hissediyorum iliklerimde…dinlendiğimi hissediyorum, ıslandığıma aldırmadan.
Kirpiklerimde ıslak Karadeniz’in tuzu ve damağımda dalında unutulmuş ballı incirin tadı. ( Aklıma geldi : İncir ağacının gölgesinde serinleyen, çanağa bakıp mırıldayan, kagir evin tekiriyle dalaşan ninem de “ hadi uşak “ diye kovalardı bahçeden, sümsük bir sansar hırsıza benzeyen beni.).
Çatılarda martılar, çekekte gövde gösterisi yapan kırlangıçlar, nereye dalıp, nereden çıkacağı belli olmayan karabataklar, binlerce palamut arasında akrobatlık yapan yunuslar…Yağmur çığlıkları, kelebek düğünleri, berraklığı suyun, ışığın kırılganlığı, ottaki çiy, yapraktaki tırtıl, çimendeki iz, topraktaki solucan…Öyle bir yaşamak işte…yerdeki..gökteki..alttaki..üstteki.
Çevresindeki ağaçların gölgelerinin düştüğü o gölcüğü yakamozlarıyla bırakıp, ellerim ceplerimde, hafif bir ürpertiyle slowmotion ( ağır çekim ), yürüyorum bu güzel şehrin saçak altlarında…Renkleri soluyor her yerin..akşam oluyor..siyah beyaz oluyor.
Güz yeli ıslık çalarken sabaha karşı…deniz kenarında dolunayı yaşamak!.. Mavi Karadeniz kıyısında yine bir başınayken, bir hüzün çöküyor bu son bahar içime…bir hazin oluyor bu hazan. Ve ben deklanşöre basıyorum gördüğüm her karede. Çünkü, biliyorum fotoğraf görsel yazı yazmaktır bu sevgiliye.
İklimler şafağın şavkını diriltirken, basit sözcüklerin küllerini savuruyorum Karadeniz’e. Bir hüzn-ü güz yaşıyorum slowmotion ve siyah beyaz bir film gibi, GİRESUN’da!…
2