
“Atatürk’ün takımı Güneş Spor Kulübü ve Türk futbolunda bir dönemin hikâyesi”
30 Ocak 1935 – Atatürk’ün, akşamüzeri otomobille Beyoğlu ve Şişli yörelerinde bir gezinti yapması ve daha sonra Güneş Kulübü’nü ziyareti.
Atatürk, Güneş Kulübü’nü 30 Ocak ve 15 Şubat 1935’te iki kez ziyaret etmiş; yöneticiler ve sporcularla uzun uzun görüşmüştür. Yazıldığına göre sporcular, bu ziyaretlerde kendisini “Yaşasın Güneşimiz” diye karşılamışlardır.
Atatürk’ün tuttuğu takım: Güneş Spor Kulübü
30 Ekim 1905 yılında Mekteb-i Sultani’de, Mehmed Ata Bey’in (kendisi Nurullah Ataç’ın babasıdır) edebiyat dersi esnasında arkadaşlarıyla konuşan Ali Sami (Yen), bir futbol takımı kurmaya karar verir. Fakat dönem istibdat dönemidir ve kulüp kurmak bir yana, gençlerin bir araya gelmesi dahi II. Abdülhamid’e jurnallenmek için yeterli bir sebeptir. Nitekim dönemin okul müdürü Abdurrahman (Şeref) Bey de “camlar kırılıyor” bahanesiyle bu öğrencilerin futbol oynamasını yasaklar.
Ancak ne otoriter müdürden yedikleri tokatlar ne de hafiyelerin jurnalleri Ali Sami Bey ve dostlarının futbol aşkını durdurabilir. Aynı yıl Kadıköy’de bir Rum takımıyla oynanan maçın sonrasında seyirciler, galip gelen Mekteb-i Sultanililerin takımına ilk ismini koyar: Galata Sarayı Efendileri…
Devam eden süreçte okulun müdürü değişir. Yeni müdür Tevfik Fikret, eskisinin aksine futbolsever öğrencilerine tam destek verir; kulübün kurulması için elinden geleni yapar. Mekteb-i Sultanililerin futbol aşkı, hocaları Tevfik Fikret’in devrimci ruhuyla birleşir ve ortaya dünya tarihinin en büyük lise takımı olacak Galatasaray çıkar. Ali Sami Yen ve arkadaşlarının maksadı bellidir:
“MAKSADIMIZ İNGİLİZLER GİBİ TOPLU BİR HÂLDE OYNAMAK, BİR RENGE VE BİR İSME MÂLİK OLMAK VE TÜRK OLMAYAN TAKIMLARI YENMEK.”
Meşrutiyet yeniden ilan edilir, 31 Mart Ayaklanması çıkar, II. Abdülhamid tahttan iner, İttihat ve Terakki iktidar olur, Birinci Dünya Savaşı başlar. Tıpkı Fenerbahçeliler, Beşiktaşlılar ve daha niceleri gibi Galatasaraylılar da vatan uğruna şehit düşer.
İşgal başlar, Kuvayı Milliye başarılı olur, işgal biter, Cumhuriyet kurulur, Halk Fırkası iktidar olur, Cumhuriyet devrimleri yapılır… Futbol, tüm bu süreç boyunca hikâyenin bir parçasıdır ve zaman geçtikçe gündemin daha büyük bir kesimini kaplar hâle gelir.
1930’lara gelindiğinde İstanbul’un üç büyük takımından Beşiktaş ve Fenerbahçe istedikleri oyuncuyu transfer edip oynatabiliyorken, Galatasaray oyuncularını yalnızca Mekteb-i Sultani içinden seçmektedir; tıpkı bugünün sıradan bir lise takımı gibi. Nitekim bu durum, Galatasaray’ın günden güne kan kaybetmesine ve hızla büyüyen camialar karşısındaki rekabetinin tehlikeli bir duruma girmesine neden olur.
İşte bu dönemde Galatasaray içindeki tartışmalar alevlenir.
Takımda amatör ruhun ve futbol kulübünün tamamen liseye dayanır olma hâlinin korunmasını savunan Suat Hayri Ürgüplü’nün karşısında; rekabet ve büyüme için profesyonelleşmeden yana olan, eski başkanlardan Yusuf Ziya Öniş’in başını çektiği isimler vardır.
Profesyonelleşmeden yana olan bir diğer isim Eşref Şefik’in (kendisi aynı zamanda 6 Mayıs 1927’de Türkiye’deki ilk radyo yayınını seslendiren kişidir), 3 Şubat 1933’te meşhur spor dergisi Olimpiyat’ta yazdığı bir yazı sonrası ihraç edilmesiyle tartışma iyice gün yüzüne çıkar. Bu ihraç sonrası Yusuf Ziya Öniş ve Ulvi Yenal gibi önde gelen Galatasaraylılar istifalarını verir. Bununla birlikte takım içindeki muhalif grup, 1920’den beri süregelen bu ayrışmaya bir son vermek için Eşref, Yusuf ve Ulvi Beylerle birlikte kulüpten ayrılır.
Ayrılan bu 27 kişi, Yusuf Ziya Bey’in önderliğinde yeni bir takım kurma kararı alır. Hayalleri, sarı-kırmızı sevdalarını devam ettirebilecekleri yeni nesil, profesyonel bir Galatasaray kurmaktır. Yeni takımlarının bu durumu gösteren bir ismi olmalıdır; onlar da böyle bir isim koyarlar: Sarı Kırmızı Spor Kulübü.
Bu isimle antrenmanlara başlar, hatta Fenerbahçe ile antrenman maçına dahi çıkarlar. Fakat bu isim, resmî kuruluş için İstanbul Valiliği’ne yapılan başvuruda – Galatasaraylıların baskısı sayesinde – reddedilir. Bunun üzerine yeni bir isim düşünülür ve kulüp 1933 yılında şu adla kurulur: Ateş-Güneş Spor Kulübü. Açılış, Beyoğlu Halk Fırkası salonunda yapılır ve başkan olarak Cumhurbaşkanı Atatürk’ün 1916’dan beri sürekli yanında olan sadık yaveri Cevat Abbas Gürer seçilir.
Cumhuriyet’in kuruluşunun 10. yılı, yapılan ve yapılmakta olan devrimler açısından önemli bir yıldır. Geçmişte yapılan devrimler sayesinde yürünülen yolda farklı bir duraktır. Yapılan çalışmalar içinde en ilginç olanlardan biri sayılabilecek Güneş-Dil Teorisi’nin oluşturulması da bu yıla rastlar.
Aynı yıl Atatürk, can dostu Cevat Abbas’ın yeni kurulan kulübünün kongresine bizzat katılır; isim önerisi olarak da Ateş-Güneş yerine yalnızca Güneş Spor Kulübü denmesinin daha güzel olacağını iletir. Şüphesiz ne kulübün kuruluş yılı ne de Atatürk’ün isim tavsiyesi ile yeni dil teorisi arasındaki benzerlik tesadüf olarak değerlendirilebilir.
Nitekim siyasi gücü arkasına alan Güneş Spor Kulübü, yeni kurulan bir takım olarak en alt kümeden başlaması gerekirken, çok güçlü olduğu gerekçesiyle birinci kümeden lige başlar; lüks lokallerde sosyal içerikli fikir geceleri verir, partiler düzenler; başka spor branşlarında da aktif olarak boy gösterip başarılar elde eder.
Güneş’in arkasındaki maddi güçle yaptığı transferler arasında Galatasaray’ın iyi futbolcuları da vardır. Güneş, liselilere ders verme konusunda kararlıdır. İki takım arasında 1 Aralık 1935 yılında oynanan maç öncesinde Güneşlilere “ayvalar” diye seslenen Galatasaraylılar, lisede okuyan her öğrenciden okula gelirken ayva getirmelerini istemiş; sonra da bu ayvaları küfelere doldurup maça getirmiş ve Güneşlilere fırlatmıştır.
Ayvalı Maç
Galatasaray’dan transfer olan Güneşlilerin forma giyemediği maç, 6-2 Galatasaray üstünlüğüyle bitmiş (ileride Galatasaray efsanesi olacak Gündüz Kılıç hat-trick yapmıştır) ve olay spor tarihine “Ayvalı Maç” olarak geçmiştir.
Fakat Güneş, 1935-1936 sezonunda 12 takım arasından İstanbul Ligi’ni 5. sırada bitirir; ardından fırtına gibi bir seri yakalar ve ertesi sezon ligi 29 puanla ikinci tamamlar. Yıllar geçtikçe daha iyi performanslar göstermeye başlayan Güneşliler, tam da hayal ettikleri gibi en çok Galatasaray’ın başına bela olurlar. Galatasaray’a karşı aldıkları 7-0’lık galibiyet bunun yalnızca bir örneğidir. 1937-1938 sezonuna gelindiğinde ise futbol tarihimizin en ilginç hadiselerinden biri yaşanır. Güneş Spor Kulübü, Beşiktaş ve Fenerbahçe ligi eşit puanla birinci sırada bitirir; dolayısıyla şampiyonun belirlenmesi averaj hesabına kalır.
Puan tablosuna göre:
Beşiktaş 44 gol atmış ve 12 gol yemiştir.
Fenerbahçe 40 gol atmış ve 10 gol yemiştir.
Güneş Spor Kulübü ise 34 gol atmış ve 8 gol yemiştir.
Bugün hâlen kullanmakta olduğumuz normal averaj sistemine göre averaj, bir takımın attığı golden yediği golün çıkarılmasıyla hesaplanır. Fakat o sene lig bitiminde averaj sisteminde bir değişikliğe gidilir. Yeni sisteme göre yenilen gol, atılan gole bölünecektir. Dolayısıyla eski sistemde 44 – 12 = 32 averajla şampiyon olacak Beşiktaş, yeni getirilen sistemle 44 ÷ 12 = 3,6 averajla şampiyonluktan olur.
Bu hesaplamayla Fenerbahçe’nin averajı 40 ÷ 10 = 4 ve Güneş’in averajı 34 ÷ 8 = 4,25 olur. Lig sıralamasını tersine çeviren bu yeni hesaplama sistemiyle Güneş Spor Kulübü bir ilke imza atarak şampiyon olur. Aynı yıl, Fenerbahçe’nin stat anlaşmazlıkları nedeniyle ayrıldığı Millî Küme’de de şampiyon Güneş Spor olur. Artık Türk futbolunun yeni bir büyüğü olduğu açıktır.
Güneş’in batışı, doğuşundan hızlı olur.
Ertesi sezon da lige çok hızlı başlayan Güneş, İstanbul Ligi’nin ilk üç maçında Beykoz’u 3-2, Topkapı’yı 2-1 yener; Fenerbahçe ile de 0-0 berabere kalır. Bu iyi başlangıca rağmen, 1938’in Ekim ayında yalnızca futbol şubesini değil; atletizm, güreş ve denizcilik branşlarını da sonlandırma kararı alır. Atatürk’ün ölümünden sonra ise Güneş Spor Kulübü tamamen kapanır.
Oyuncuların büyük kısmı Galatasaray’a transfer olur, bazı yöneticiler de esas kulüplerine geri döner. Böylece sarı-kırmızılı camia içindeki ikilik de sona erer. Kimi çevreler bu durumu bahane ederek kulübün, profesyonellik karşıtı Galatasaraylılara ders vermek için kurulup şampiyon olunca kendisini feshettiğini iddia eder. Ancak böyle bir durum söz konusu olsaydı, kulübün şampiyon olur olmaz kendini feshetmesi daha mantıklı olurdu. Bu nedenle bazı otoriteler, kulübün hızlı çöküşünü Atatürk’ün ilerleyen hastalığına bağlı olarak bürokratik çevrelerde yaşanan değişime bağlamaktadır. Siyasetle yükselen Güneş’in, siyasetle battığı savunulmaktadır.
2