
Hukuk devleti, yalnızca normatif bir ilke değil, aynı zamanda uygulama pratiğiyle anlam kazanan bir yönetim biçimidir. Türkiye örneğinde, anayasal güvenceye rağmen bu ilkenin hayata geçirilmesinde yaşanan sorunlar, büyük ölçüde kamu yönetiminin yapısal özelliklerinden kaynaklanmaktadır.
Hukuk devleti, genel anlamda, devletin tüm iş ve işlemlerinde hukuka bağlı olduğu ve bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı bir yönetim biçimidir.
Daha akademik bir şekilde ifade etmek gerekirse, örneğin Friedrich Hayek, hukuk devletini, devletin keyfî gücünü sınırlayan ve genel, soyut kurallara bağlı bir düzen olarak görür. Benzer şekilde Lon L. Fuller ise hukukun genel, açık, çelişkisiz ve uygulanabilir olması gerektiğini vurgular.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi, devleti “…demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlamaktadır. İlk bakışta bu ifade, yukarıdaki tanımlar çerçevesinde yurttaşa hukuki açıdan güven vermesi gereken güçlü bir taahhüttür.
Ama asıl soru şudur: Anayasada yazıyor olması, bir devletin gerçekten hukuk devleti olduğu anlanına gelir mi?
Uluslararası veriler, Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin uygulamada önemli sorunlarına işaret etmektedir.
Ülkeleri hukuk devleti ilkeleri açısından değerlendiren World Justice Project ve Freedom House gibi kuruluşların raporlarında Ülkemizin alt sıralarda yer aldığı görülmektedir.
Transparency International verileri yolsuzluk algısında artışa işaret ederken; Economist Intelligence Unit ve Varieties of Democracy Institute Türkiye’yi “hibrit rejim” olarak sınıflandırmaktadır.
Bu tablo, hukuk devleti ilkesinin uygulamada güçlendirilmesi gerektiğini ve Anayasa’ya ‘hukuk devleti’ yazmakla işin bitmediğini; asıl meselenin, bu ilkenin günlük hayata yansıması olduğunu göstermektedir.
Çünkü hukuk, soyut hukuk normunun nasıl pratiğe geçtiği ve somut olaya nasıl tatbik edildiği ile ilgili bir husustur. Bir devletin hukuk devleti olup olmadığını anlamak için uygulamaya bakmak gerekir. Bunun için de aşağıdaki soruları sormamız ve yanıt aramamız gerekiyor.
Hukuki metinleri okuyup farklı sonuçlara ulaşan bir kamu yönetimi ile bu ilke hayata ne oranda geçirilebilir?
Aynı olay, farklı kamu görevlilerinin önüne geldiğinde bambaşka sonuçlar doğuruyorsa, orada hukuk devletinden söz etmek mümkün mü?
Yazının girişinde de ifade ettiğimiz gibi; hukuk devletinde aslolan, benzer olayların benzer sonuçlar doğurmasıdır. Bunun yolu da hukuk normlarının keyfî yorumlara kapatılması ve uygulamada birliğin sağlanmasından geçer.
Hukuk kurallarının keyfî biçimde değiştirildiği ya da farklı uygulandığı bir yerde ise doğal olarak hukuk devleti ilkesinden bahsedilemez.
Peki, kamu yönetiminde benzer olaylarda benzer kararların verilmesini nasıl sağlayacağız?
Tabii ki bu durum kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bu; ortak bir eğitim, ortak bir meslek terbiyesi ve ortak bir hukuk anlayışını gerektirir. Bir başka ifadeyle hukuk devleti, yalnızca kurallarla değil, o kuralları uygulayan insanlarla hayat bulur.
Bu noktada sormamız gereken diğer bir soru ise; kamu görevlileri, özellikle bürokrasinin ana omurgasını teşkil eden İçişleri, Dışişleri ve Maliye personeli, ortak bir hukuk kültürüyle yetişiyor mu?
Günümüz kamu yönetiminde çok çeşitli kaynaklardan, farklı eğitimlerden ve farklı zihniyet dünyalarından gelen kişiler istihdam ediliyor.
Ve yurttaş, bu kişilerden aynı kuralları uygulamasını bekliyor.
Ancak farklı kaynaklardan yetişen insanlar, gerek aldıkları eğitimin gerekse farklı zihniyet dünyalarının bir sonucu olarak benzer vakalarda farklı kararlar verebiliyor.
Oysa geçmişte, bu sorunu azaltmak ve yönetsel birliği sağlamak için oluşturulmuş kurumlar vardı.
Mülkiye Mektebi, Ankara ve İstanbul Hukuk, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE) gibi eğitim kurumları bu amaca hizmet ediyorlardı.
Bu okullar yalnızca kamu personeline eğitim veren yerler değildi; aynı zamanda devletin işlemesine dair ortak bir hukuk kültürü inşa eden kurumlardı.
Zamanla bu yapıların etkisi azaltıldı, TODAİE ise tamamen ortadan kaldırıldı. Yüzlerce hukuk fakültesi, onlarca siyasal bilgiler fakültesi ve benzeri eğitim yapan okullar açıldı.
Elbette geçmişi aynen geri getirmek mümkün değil. Ancak hâlâ yapılabilecek birkaç şeyin var olduğunu düşünüyorum.
Kariyer mesleği olarak addedilen ve gelecekte üst düzey kamu görevlerine atanacak personelin en az yüksek lisans seviyesinde ciddi ve ortak bir eğitim programından geçirilmesi bunlardan öncelikli olanıdır.
Bir diğer mesele ise kamu görevlisinin konumudur. Hukuk devletinde kamu görevlisi, siyasetçinin değil, devletin ajanıdır.
Bugünlerde ise, kamu görevlilerinin giderek siyasi iradeye daha bağımlı hâle geldiği görülmektedir.
Özellikle üst düzey kamu görevlilerinin atanmaları ve görev süreleri Cumhurbaşkanlığına endekslenmiştir.
Kamu görevinin, seçimle göreve gelen bir makamla doğrudan ilişkilendirilmesi hukuk devleti açısından sorunludur.
Bu durum, kamu yönetimini ister istemez politize etmekte ve kamu yönetiminin tarafsızlığı hakkında kuşkulara neden olmaktadır.
Kamu yönetimi demişken, sıkça dile getirilen “devlet aklı” kavramına da bu meyanda bir açıklık getirmekte sanırım fayda var.
Devlet aklı; gizemli yapılar, kapalı kapılar ardındaki senaryolar vesaire değildir.
Gerçekte devlet aklı; hukukun uygulanmasında ve karşılaşılan sorunlarda benzer şekilde düşünebilen kamu görevlilerinin oluşturduğu ortak yönetim bilincidir.
Sanırım günümüzde eksik olan da budur: kamu yönetiminde ortak bir bakış açısının olmaması.
Netice itibarıyla; Anayasa’ya ‘hukuk devleti’ yazmakla hukuk devleti olunmuyor. Onu var eden faktörlerden en önemlisi, ortak bir disiplinle yetişmiş, hukuk kurallarını uygulayan liyakatli kadrolardır.
Cumhuriyetin yurttaşları olarak sormamız gereken en net soru şudur: “Aynı hukuk kuralını birbirine zıt biçimlerde yorumlayan ve siyasi konjonktüre göre hareket eden bir bürokratik yapıda, hukuk devletinden söz edilebilir mi?”
Bu soruya vereceğimiz cevap, hukuk devletiyle aramızdaki gerçek mesafeyi tayin edecektir.
2