Merhametin sokaktaki sınavı

Bir toplumun gelişmişlik seviyesi yalnızca anayasalarına, seçimlerine ya da ekonomik göstergelerine bakılarak anlaşılmaz. Bazen daha yalın ama daha sarsıcı bir ölçüt gerektirir. Güçsüz olana nasıl davranıyoruz? Çocuğa, yaşlıya, doğaya… ve elbette hayvanlara.

Bugün Türkiye’de sokak hayvanları meselesi, hayvan itlafı tartışmaları ve kontrolsüz üreme sorunları etrafında yürüyen sert tartışmalar, gerçekte yalnızca bir belediyecilik, güvenlik veya idari kapasite sorunu değildir. Bu mesele, aynı zamanda bir hukuk, ahlak ve medeniyet meselesidir.

Alman filozof Arthur Schopenhauer’ın dikkat çektiği gibi, hayvanlara gösterilen merhamet ile insan karakterinin niteliği arasında güçlü bir bağ vardır. Çünkü hayvanlar da acı çeker; korkar, açlık hisseder, terk edilir, ölmek istemez. Onların konuşamaması, acılarının olmadığı anlamına gelmez.

Bugün  karşı karşıya olduğumuz sokak hayvanları ile ilgili tartışmalar birden bire ortaya çıkmış değildir. Bu tabloyu büyük ölçüde insanlar üretmiştir: Plansız kentleşme, denetimsiz üretim ve satış, bilinçsiz sahiplenme ve ardından terk etme, yıllarca ihmal edilen kısırlaştırma politikaları ve kamu yönetimindeki yapısal yetersizlikler…

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan sorunu yalnızca hayvanların varlığına indirgemek, nedeni büyük ölçüde insan olan bir problemin faturasını yine hayvanlara kesmek anlamına gelir.

Elbette toplumsal güvenlik önemlidir. Çocukların, yaşlıların ve vatandaşların güvenli yaşam hakkı tartışma konusu yapılamaz. Ancak mesele “insan mı hayvan mı?” gibi kaba ve sığ bir karşıtlığa da indirgenemez. Asıl soru, insan güvenliğini korurken, diğer canlıların gereksiz acıya maruz kalmasını nasıl önleyeceğiz?

Farklı düşünce geleneklerinden gelseler de, Schopenhauer’ın merhamet etiği ile İslam toplumlarının ‘yaratılmışa şefkat’ anlayışı bu noktada, ortak bir ahlaki zeminde buluşmaktadır. İnsanın diğer canlılar üzerindeki üstün kapasitesi, ona sınırsız egemenlik yetkisi vermez, gücünü vicdan, merhamet ve ölçülülükle sınırlama sorumluluğu yükler.

Çünkü gerçek uygarlık, güçlü olanın zayıf üzerindeki keyfî egemenliğinde değil; sahip olduğu gücü ahlaki sorumlulukla denetleyebilmesinde ortaya çıkar. Uygarlık, insanın yapabileceklerinin sınırında değil; yapabileceklerini yapmamayı seçebildiği noktada başlar.

Hayvan itlafını kolaycı bir çözüm olarak sunmak, kısa vadede bir rahatlama hissi yaratabilir; ancak uzun vadede toplumsal vicdanı aşındırma riski taşır. Öte yandan sorunu yalnızca romantik duygusallıkla ele almak da çözüm değildir. İhtiyaç duyulan şey, bilimsel, sürdürülebilir ve merhamet temelli bir kamu politikasıdır.

Bunun yolu bellidir: Etkin kısırlaştırma programları, kayıt ve takip sistemleri, üretim ve satışın sıkı denetimi, terk etmenin caydırıcı yaptırımlara bağlanması, yerel yönetim kapasitesinin güçlendirilmesi, sahiplendirme mekanizmalarının geliştirilmesi ve toplumsal bilinçlenmenin artırılması.

Mesele yalnızca hayvanları korumak değildir. Mesele, kendi insanlığımızı korumaktır.

Çünkü bir toplum, kendisine tamamen bağımlı, savunmasız ve sesi olmayan canlılara nasıl davrandığıyla da kendisini ele verir. Hayvanlara yönelik merhamet, insan sevgisinin alternatifi değil; çoğu zaman onun en görünür sınavıdır.


2
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.