Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Verdiğimiz Sözler, Geldiğimiz Nokta ve Önümüzdeki Dört Yılda Neler Yapabiliriz?
25 Eylül 2015’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 193 ülkenin ortak kabulüyle 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’ni kabul etti. Türkiye’nin de imzasını atıp benimsediği bu program, 17 temel hedef ve 169 alt hedeften oluşuyordu.
Amaç yalnızca ekonomik büyüme değildi. Yoksulluğun ve açlığın sona erdirilmesi, nitelikli ve kaliteli eğitim, sağlıklı yaşam, eşitlik, temiz enerji, doğanın korunması ve en önemlisi adalet de bu ortak yol haritasının parçalarıydı.
Aradan on bir yıl geçti. 2030’a yalnızca dört yıl kaldı.
Peki, verdiğimiz sözlerin neresindeyiz?
Benim merak ettiğim en önemli konu şu: Kalan dört yılda neler yapabiliriz?
Gelin, 17 hedefi beş ana başlık altında değerlendirelim.
1. İnsanca Yaşam: Yoksulluk, Sağlık ve Eğitim
Yoksullukla mücadele, yalnızca ihtiyaç sahiplerine sosyal yardım dağıtmak değildir. Sosyal yardımlar elbette gereklidir. Ancak milyonlarca insanın yaşamını sürdürebilmek için yardıma muhtaç hâle gelmesi, başlı başına sorgulanması gereken bir tablodur.
Yıllarca çalışmış bir emekli aldığı 23.500TL. maaşla insanca yaşayamıyorsa, bir aile temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa burada yalnızca yardım miktarını konuşamayız.
İnsanlar birilerinin lütfuna değil, insanca yaşayabilecekleri bir gelire ve hak ettikleri refah düzeyine ihtiyaç duymazlar mı?
Sağlıkta tek kelime ile muhteşem hastaneler yaptık, yeni binalar açtık. Ben de bu yatırımları takdir edenlerdenim. Ancak hastanenin binası kadar içindeki hekim, cihaz ve hizmet kapasitesi de önemlidir.
Uzman hekim sayısı yeterli mi?
Vatandaş zamanında randevu alabiliyor mu? Kamunun sunduğu sağlık hizmetine ulaşamayan insan özel hastanelerin yüksek ücretleri karşısında ne yapıyor?
Hastaneler yaptık, alkışladık. Peki o hastanelerin kapısından giren vatandaşa yeterli sağlık hizmetini sunabildik mi?
Eğitimde de benzer bir soru var. Devlet okulunda verilen eğitimle yetinemeyen aileler çocuklarını mecburen özel kurslara yönlendirmek zorunda kalıyorsa fırsat eşitliğinden nasıl söz edeceğiz? Öğretmenin çalışma koşulları elbette önemlidir. Ama ayni öğretmenin bir özel bir okulda veya kurs merkezinde başarılı olmasını da sorgulamak zorundayız. Öğretmenlik yalnızca sınıfa girip dersi tamamlamak değil, öğrencinin öğrenmesini sağlamaya çalışmaktır.
Eğitimde fırsat eşitliği, parası olanın çocuğuna ikinci bir eğitim imkânı satın alabilmesi olmamalıdır.
2. Üretim ve Ekonomi: Tarım, Sanayi ve Emeğin Değeri
Türkiye kendisini gerçekten bir tarım ülkesi olarak görüyor mu? Sanayi ürünlerimizi bile üretmekte zorlandığımız bu dönemde, esas olan tarımsal potansiyelimizi belkide zirveye taşımaya yönelik çalışmamız gerekirken, yeterince değerlendirmeden nasıl bir ekonomik modelin peşinde koşuyoruz?
Hollanda gibi yüzölçümü küçük bir ülke, tarım teknolojisi, sera üretimi ve verimlilikle dünya çapında başarı sağlarken biz hâlâ üreticinin mazotunu, gübresini, tohumunu ve ürününü kaça satacağını konuşuyoruz. Hemde bıkmadan usanmadan.
Tarım arazilerimizi parçalıyor, üretim alanlarımızı daraltıyoruz. Hobi bahçeleri konusunda da önce elektrik, su ve altyapı götürülmesine göz yumup ardından yasaklama yoluna gitmenin izahı nedir? Vatandaşın önüne önce imkânları koyup sonra o imkânları kullandığı için ceza kesmek nasıl bir kamu yönetimi anlayışıdır?
Devletin desteği öncelikle üretime gitmeli. Üreticinin makinesi, tohumu, gübresi, sulaması, enerjisi ve ürününü pazara ulaştırma imkânı güçlendirilmeli. Bir iş yeri açmak elbette istihdam sağlayabilir. Ancak kamu kaynaklarının önceliği yeni üretim ve kalıcı istihdam yaratmak olmalıdır.
Franchise açılması için destek ve hibe ne demektir? Tezgâhtarlık yapacak bir işletmeye neden kamu kaynağı aktarılıyor? Vergisi, primi, kirası zaten olacak. Asıl desteklenmesi gerekenler, üretim yapan, ekonomimize katma değer katan ve yeni değerler yaratan insanlar değil midir?
Üretene destek ver. Üretimin önünü aç ki büyüme hızını yakalayalım. Lafta kalan büyüme rakamları bize yol kazandırmaz.
Sanayide de aynı sorgulamayı yapmalıyız. Fabrikaların açılışlarını konuştuğumuz kadar kapanışlarını da konuşuyor muyuz? Ekonomik büyüme rakamları açıklanırken çalışanların alım gücü düşüyor, emekliler geçinemiyor, işletmeler borçlarını çevirebilmek için konkordato yoluna başvuruyorsa bu büyümenin nimetleri kimlere ulaşıyor?
2023’ten bu yana konkordato rakamlarına ve sanayide yaşanan gelişmelere baktığımızda, üretim gücümüzün karşı karşıya olduğu sıkıntıları daha da net görebiliriz.
İnsana yakışan iş, yalnızca bir iş sahibi olmak değil; emeğinin karşılığını alabilmek ve geleceğe güvenle bakabilmek olmalıdır.
3. Yaşanabilir Ülke: Su, Enerji, Şehirler ve Doğa
Temiz suya erişim, yalnızca şebekeye su vermekle bitmiyor. Vatandaşın musluğundan akan suya güvenebilmesi de gerekir. Maalesef şişelenmiş suya duyulan yaygın ihtiyaç meselesi, şehir şebekelerimizin kalitesi ve toplumdaki su güveni açısından üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir konudur.
Enerjide ise yalnızca üretim kapasitesini artırmayı değil, vatandaşın bu enerjiden nasıl yararlanacağını da konuşmalıyız. Bir vatandaşın kendi çatısına güneş paneli kurarak elektrik üretmesi neden karmaşık bir bürokratik sürece dönüşsün?
Akkuyu gibi büyük yatırımların da yalnızca kaç megavat elektrik üreteceği değil, bunun vatandaşın faturasına nasıl yansıyacağı sorgulanmalı. Sözleşmesini okuyunca sanki borçlu çıkıyormuşuz gibi bir hisse kapılmadım dersem yalan olur.
Şehirlerimizde deprem güvenliği, ulaşım, barınma, altyapı ve yeşil alan sorunları mutlak çözüm beklerken 19 yeni il ve 78 yeni ilçe önerisini de konuşuyoruz. Elbette idari yapılanma, ihtiyaca göre değişebilir. Ancak mevcut şehirlerin sorunları ortadayken önceliğimiz gerçekten yeni idari birimler oluşturmak mı olmalı? Yoksa bu önerinin arkasında siyasi rant beklentisi mi var? Gündemle sürekli oynamak bizi çok yoruyor bunu anlamanızı bekledik durduk…
Bakış açıma göre; İklim değişikliği, orman yangınları, kuraklık ve deniz kirliliği de aynı bütünün parçaları. Yangınla mücadele yalnızca yangın çıktıktan sonra mı yapılmalı? Yoksa önleyici planlama, erken tespit, kara ekipleri ve özellikle en önemlisi olan hava araçları birlikte mi düşünülmeli.
Orman yangınlarıyla mücadele, yangın çıktıktan sonra değil, yangın çıkmadan önce başlar.
Bir de madencilik meselesi var. Yer altındaki maden zenginliklerini ekonomiye kazandırırken yer üstündeki tarımsal, ekolojik ve kültürel değerlerimizi ne ölçüde koruyoruz?
Giresun fındığı gibi bir ürün yalnızca tarım ürünü değildir; toprağın, iklimin ve kuşaklar boyunca oluşmuş üretim kültürünün sonucudur. Son yıllarda verilen maden ruhsatlarını incelediğimizde; sayısı, kapsadığı alanlar ve bu ruhsatların hangi doğal alanları etkilediği gerçekleri bize çok şey anlatacaktır.
Önemli olan gerekliliğinin incelenmesidir.
Yer altındaki ekonomik değeri kazanırken yer üstündeki hangi değerlerimizden vazgeçiyoruz?
4. Adalet ve Güçlü Kurumlar
Düşüncemdeki sürdürülebilir kalkınma planı yalnızca para, üretim ve yatırım meselesi midir? Güvenilir kurumlara, hesap verebilir yönetimlere ve herkese eşit uygulanan hukuka da ihtiyaç vardır.
Bakmamız gereken nokta açıkça: Adalet herkese eşit uygulanıyor mu? Hukuk karşısında herkes aynı haklara ve güvencelere sahip mi?
Adaletin ölçüsünün, kime uygulandığı değil, herkese aynı hukukla uygulanıp uygulanmadığı olmalıdır.
Kaynakların doğru kullanılması, kamu kararlarının her zaman açık ve şeffaf olması, toplumun yönetime duyduğu güven de güçlü kurumların vazgeçilmez parçalarıdır.
5. Dünyayla Ortak Gelecek
Birleşmiş Milletlerin 2030 hedefleri, ülkelerin tek başına çözemeyeceği sorunlar için ortak hareket etmeyi de öngördüğü için alınmış kararlardır. Teknoloji paylaşımlar, finansmanlar, ticaret ve uluslararası iş birlikleri elbette önemlidir.
Ancak ortaklık kurarken kendi üretim gücümüzü, ekonomik çıkarlarımızı ve bağımsız karar alma kapasitemizi de koruyabilmeliyiz.
Kısaca önemli olan, iş birliği yapmak başka, kendi geleceğimiz üzerinde söz sahibi olmaktan vazgeçmek başkadır.
2030’A DÖRT KALA…
On yedi hedefin tamamı birbirine bağlı. Birinin eksikliği sanki sistemi bozuyor gibi görülüyor. Kendimize, yoksulluğu azaltmadan sağlıklı bir topluma, tarımı güçlendirmeden gıda güvenliğine, nitelikli ve etkili eğitim olmadan güçlü bir sanayiye, doğayı korumadan sürdürülebilir bir gelecek kuramayız sanıyorum.
2015’te verilen bu sözler bir temenni listesi değildi. Önümüze konulan, insanlığın ortak geleceğine ilişkin bir yol haritasıydı.
Şimdi 2030’a yalnızca dört yıl kaldı.
Yanlış anlamaya mahal vermeyeyim.
Burada sözünü ettiğim dört yıl, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşmak için kalan süredir. Burada, bir hükümetin değil, Türkiye’nin önündeki dört yıldan söz ediyorum. Çünkü 2030 takvimi siyasi dönemlerden bağımsız olarak işlemeye devam ediyor.
Benim derdim bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek. Eleştirmek için değil, eksikleri göstermek, yanlışlara dikkat çekmek ve düzeltilmesine katkı sağlamak için soruyorum.
Verdiğimiz sözleri hatırlamanın, geldiğimiz noktayı dürüstçe değerlendirmenin ve kalan dört yılda neler yapabileceğimizi konuşmanın tam zamanı değil mi?
Fırsatları zamanında değerlendiremezsek, 2030 geldiğinde yine yapılmamış işleri ve tutulmamış sözleri konuşmak zorunda kalabiliriz.
Saygılarımla…
2