Giresun Nefesini Neden Kaybetti?

Giresun… Yemyeşil yamaçları, denizle kurduğu eşsiz ilişki, kendine özgü silueti ve temiz havasıyla belleğimde yaşayan; doğup büyüdüğüm, her dönüşümde çocukluğumun izlerini aradığım şehrim.
Bugün ise o yeşil Giresun’un yerini büyük ölçüde betonun hâkim olduğu, trafik yükü altında günlük yaşamın giderek zorlaştığı, insanların daha fazla gürültüye, daha fazla neme ve daha az nefes alan kamusal mekânlara mahkûm edildiği bir kent aldı. Kentler zaman içinde elbette değişir; ancak önemli olan, bu değişimin yaşam kalitesini artırmasıdır. Giresun’da ise ne yazık ki bunun tam tersi yaşandı.
Bir kentin yaşam kalitesi; yolları, meydanları, yapıları ve en önemlisi doğal çevresiyle kurduğu ilişkinin bir sonucudur. Özellikle kıyı kentlerinde deniz, yalnızca güzel bir manzara değildir. Aynı zamanda kentin doğal iklim düzenleyicisi, en önemli çevresel avantajıdır.
Gündüz ve gece oluşan sıcaklık farkları sayesinde deniz ile kara arasında sürekli hava hareketleri meydana gelir. Bu doğal hava dolaşımı, kentin serinlemesine katkı sağlar; nemin ve hissedilen sıcaklığın azalmasına yardımcı olur. Şehircilik literatüründe “hava koridorları” olarak tanımlanan bu doğal sistemler, sağlıklı kentlerin vazgeçilmez unsurlarındandır.
Ne yazık ki Giresun’da uzun yıllar boyunca tercih edilen yoğun bitişik nizam yapılaşma, denizden gelen hava akımlarının kent içine ulaşmasını önemli ölçüde engelledi. Yapı adalarının kesintisiz cepheler oluşturması, doğal havalandırma koridorlarını daralttı. Bunun üzerine inşa edilen sahil yolu ise kentin denizle olan fiziksel ilişkisini daha da zayıflattı. Böylece Giresun yalnızca denizden uzaklaşmadı; denizin sağladığı doğal iklim avantajlarını da büyük ölçüde kaybetti. Bugün özellikle yaz aylarında hissedilen bunaltıcı sıcaklık ve yüksek nem, bu planlama tercihlerinin kent yaşamına yansıyan sonuçlarından biridir.
Bu tabloyu elbette tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Ancak kısa vadeli rant anlayışının sağlıklı şehircilik ilkelerinin önüne geçmesi, planlama kararlarında bilimsel verilerin yeterince dikkate alınmaması ve yerel yönetimlerin uzun vadeli bir kent vizyonu ortaya koyamaması bu sürecin temel nedenleri arasında yer almaktadır. Kuşkusuz, kentine yeterince sahip çıkamayan bizlerin de bu süreçte payı vardır.
Oysa şehircilik, yalnızca daha fazla bina yapmak değildir. Gerçek şehircilik; iklimi, topografyayı, yeşil alanları, hava koridorlarını, ulaşımı, altyapıyı ve insan sağlığını birlikte değerlendirebilmektir. Kentler ekonomik değer üretirken aynı zamanda yaşanabilirliğini de korumalıdır. Aksi hâlde büyüyen şehirler değil, sorunları büyüyen kentler ortaya çıkar.
Geçmişi değiştiremeyiz. Ancak geleceği doğru planlama şansımız hâlâ var.
Bundan sonraki imar uygulamalarında, vatandaşın mülkiyet haklarını gözeten planlama araçları kullanılarak yoğun bitişik nizam yerine ayrık nizamın, daha düşük yapı yoğunluklarının ve yeşil altyapının teşvik edilmesi mümkündür. Aynı zamanda denizden gelen hava akımlarının kent içine ulaşmasını sağlayacak hava koridorlarının korunması ve yeni planlamalarda temel ilke hâline getirilmesi gerekmektedir. Çünkü sağlıklı bir kent, yalnızca yeni yollar ve yeni binalarla değil; temiz havası, yeşil alanları ve doğal çevresiyle birlikte planlandığında yaşanabilir olur.
Bir kenti sevmek, yalnızca onun güzelliklerini anlatmak değildir; eksiklerini de bilimsel veriler ışığında cesaretle dile getirebilmektir.
Ben hâlâ Giresun’un yeniden nefes alabileceğine inanıyorum. Doğru planlama kararlarıyla, doğasına saygılı bir şehircilik anlayışı benimsendiğinde bu güzel kentin yeniden deniziyle barışması, rüzgârını ve yaşanabilirliğini geri kazanması mümkündür.


2
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.