
“Kürtçe yasak” söylemi yıllardır siyasetin en kolay kullanılan başlıklarından biri.
Oysa bugün Türkiye’de Kürtçe konuşmak fiilen yasak değil. İsteyen evinde, sokakta, televizyonda, müzikte Kürtçe konuşabiliyor.
Sorun başka bir yerde başlıyor: Bazı çevreler, dili bir hak meselesi olmaktan çıkarıp, doğrudan bir ulus inşa ve siyasal tehdit aracı haline getiriyor.
Türk milletini terörle tehdit ederek, “Beni tanımazsan sorun çıkarırım” noktasına gelen bir siyasetin meşru kabul edilmesi bekleniyor. Kusura bakılmasın; Türk milleti kimseye zorla ulus inşa etmek zorunda değildir.
Ancak mesele sadece Kürt meselesi de değildir. Eğer Kürt’e demokrasi yoksa, Türk’e de yoktur. Hukuk işlemezse, bu Kürt için de Türk için de aynıdır. Ekonomi çökerse, bu yük herkesin sırtına biner. Bugün Türkiye’nin gündemi sadece bir kimlik tartışmasına indirgenemeyecek kadar ağırdır.
Tam da bu ortamda CHP’nin “Toplumsal Barış Konferansı” düzenleyeceğini öğreniyoruz. Katılımcı listesi dikkat çekici: Gülten Kışanak, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney, Rudaw direktörü Ziryan Rojhilati, Sırrı Süreyya Önder’in kızı Ceren Kandemir, Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya… Elbette bu isimler konuşabilir, fikirlerini ifade edebilir. Buna itiraz yok. Ancak Türkiye’nin bütün sorunlarını bu dar çerçeveye sıkıştırmak, ana muhalefet partisi olmanın gerektirdiği sorumlulukla bağdaşmıyor.
Türkiye’nin bugün en yakıcı meselesi ekonomidir.
Emeklidir, çiftçidir, işçidir. Muhalefet en düşük emekli maaşıyla uğraşıyor ama asıl meseleyi ıskalıyor: 2008 yılında AKP tarafından kaldırılan kök maaş. Eğer kök maaş sistemi kaldırılmamış olsaydı, bugün en düşük emekli maaşı konuşulmayacak, en az alan emekli yaklaşık 46 bin TL maaş alıyor olacaktı. CHP, bugün Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor ama 2008’de bu düzenleme kaldırılırken neredeydi? Bu sorunun cevabı hâlâ yok.
Tarım deseniz içler acısı. Sadece fındık değil; buğdaydan mercimeğe, patatesten soğana kadar ithal etmediğimiz ürün kalmadı. Toprağı olan ama üretimden kopmuş bir ülkeye dönüştük. CHP’nin birinci parti olarak, kimlik tartışmaları yerine tarımı, emekliyi, üretimi merkeze alması gerekmez mi?
Bir diğer hayati mesele ise sağlık ve eğitim. Bu iki alan hızla özelleştirildi. Bugün sistem tamamen zenginlere hitap ediyor. Yeni Aziz Sancarlar neden çıkmıyor diye soruyoruz ama cevabı ortada: Fakir ama zeki çocukların okuma imkânı kalmadı. Yatılı bölge okulları kapatıldı. Eğitim bir hak olmaktan çıktı, bir lüks haline geldi.
Bu tabloda CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Türkiye’de sanki hiçbir sorun yokmuş gibi belediyelerin Suriye’deki Kürtlere yardım etmesi için çaba göstermesi ciddi bir vizyon problemidir. Belediyenin görevi bu değildir. Recep Tayyip Erdoğan on yıl sonrasını planlarken, CHP yönetimi burnunun ucunu göremeyecek hâlde siyaset yapıyor.
Yerel örnekler de tabloyu doğruluyor. Giresun Belediye Meclisi’nde CHP çoğunlukta. 9 Ocak 2026 tarihli toplantıda kent merkezini ilgilendiren imar planları oy çokluğuyla kabul edildi. Ancak CHP içinde bile çekimser kalanlar, oylamaya katılmayanlar oldu. Muhalefet, planların yeterince teknik değerlendirme yapılmadan, kamu yararından çok bireysel talepler doğrultusunda kabul edildiğini söylüyor. Yerelde bile bu dağınıklık varken, genelde nasıl güçlü bir alternatif olunacak?
Bugün AKP’ye tepki duyan seçmen, mecburen CHP’ye yöneliyor. Ama bu bir onay değil, bir çaresizlik desteğidir. CHP bu gerçeği görmek zorunda. Politikalarını yenilemezse, bu destek kalıcı olmaz.
Son olarak şunu söyleyelim: Sayın Cumhurbaşkanı geçmiş seçimde nasıl Kılıçdaroğlu’nu rakip olarak karşısına almayı tercih ettiyse, bugün de Özgür Özel’i öne çıkarmak istiyor. Çünkü en rahat seçimi onun karşısında kazanacağını biliyor. Eğer CHP bu çizgide devam ederse, önümüzdeki dönemde “Cumhurbaşkanı CHP’li, Meclis AKP’li” gibi bir tabloyla karşılaşmamız hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı slogan değil, vizyondur. Kimlik siyaseti değil, geçim siyasetidir. Bunu göremeyenler, sadece iktidarı değil, muhalefeti de kaybeder.