
Türkiye’de her kültürel tartışmanın bir yanına mutlaka ve nedense “bizden mi, onlardan mı?” sorusu iliştirilir.
Kemençe de ne yazık ki bu tartışmalardan nasibini almış durumda. Kimileri onu Rumların, kimileri Farsların sazı gibi göstermeye uğraşıyor. Hâlbuki tarihin tozlu sayfaları, dilbilimsel kanıtlar ve yaşayan gelenekler bize başka bir şey söylüyor: Kemençe, özbeöz Türk çalgısıdır.
Giresun’un tarih alanında en büyük otoritelerinin başında gelen ağabeyin Ayhan Yüksel’in konu ile ilgili eserleri, Giresun Üniversitesi Öğretim üyelerinden Doç. Dr. Abanoz Küçük’ün doktora tezi bu yazımızı yazarken adeta ışık olmuştur.
Başta Yüksel ve Küçük olmak üzere bilime katkı sunan hocalarımıza saygılarımızı sunuyoruz.
Konumuza devam edelim…
Orta Asya’da Türk boylarının kullandığı yaylı çalgılar —“kıyak, gıçak, gijak”— doğrudan kemençenin atalarıdır. Bu kelimeler, Türkçede “çalgı” anlamına gelir. Yani ortada sadece benzerlik değil, kökten gelen bir devamlılık vardır. Mahmut Ragıp Gazimihal’in çalışmalarında da vurgulandığı gibi, ilk Türk yaylı sazı olan “ıklığ”, kemençenin öncülüdür. Bu bilgi, kemençenin Anadolu’ya dışarıdan taşınmadığını; tam aksine Türklerin kültür göçleriyle Karadeniz’e kadar uzanan bir mirasın ürünü olduğunu kanıtlıyor.
XII.–XV. yüzyıllarda Kuman Türklerinin kemençeyi hem müzik aleti olarak kullandığını hem de isimler arasında yaşattığını biliyoruz. Kırım’da Kumanların kurduğu köylerden birinin adı “Kemençe” idi. Bu, sazın sadece kulaklarda değil, coğrafyanın belleğinde de iz bıraktığının göstergesidir. Bugün bile Gagavuz Türkleri, kemençe adını aynen kullanır, horon benzeri oyunlarını onunla oynar. Yani kemençe, Türk’ün göç yollarını takip eden bir saz, bir kültür işaretidir.
Bazı çevrelerin “kemençe Rum çalgısıdır” iddiası ne yazık ki popülerleşmiş bir yanlış bilgiden ibarettir. Tarih bize bunun tam tersini söylüyor. Karadeniz Rumları kemençeyi Yunanistan’a mübadele sırasında götürmüştür. Hatta bugün Yunanistan’daki kemençeciler hâlâ Trabzon ve çevresinden kemençe getirtmek zorunda kalıyor. Bu durumda kökenin neresi olduğu sorusu gayet açık: Kemençe, Karadeniz’in sazıdır; Karadeniz de yüzyıllardır Türk kültürünün ana damarlarından biridir.
Kemençe sadece bir müzik aleti değildir. Onun tellerinden yükselen ses, horonun coşkusuyla birleşerek Türk kimliğini taşır. Düşünün, Orta Asya bozkırlarında at sırtında çalınan kıyakların sesi, bugün Karadeniz yaylalarında horona eşlik eden kemençeye dönüşüyor. Bu süreklilik, bir halkın hafızasını, yolculuğunu ve köklerini hatırlatıyor.
Kemençeyi başka milletlere yamamak, aslında kendi tarihimizden kopmak anlamına gelir. Oysa yapılması gereken, bu sazı sahiplenmek, gelecek kuşaklara aktarmaktır. Bugün gençlerin elinde kemençeyi yalnızca bir “folklorik süs” değil, yaşayan bir kültür olarak görmek, bu kimliği diri tutar. Karadeniz’in dağ köylerinden Avrupa’daki gurbetçi düğünlerine kadar uzanan bu ses, bize kim olduğumuzu hatırlatır.
Kemençe, ödünç alınmış bir ses değil; Türk milletinin kendi nefesiyle, kendi parmaklarıyla yoğurduğu bir sestir.
Ne Rumların “emaneti”dir, ne de Farsların “hatırası”. O, özbeöz Türk çalgısıdır.
Ve biz, onu sahiplenip yaşattığımız sürece, tellerinden dökülen ezgiler sadece horonun değil, bir milletin hafızasının da ritmini çalacaktır.