
Sevgili okur,
Hepimiz farklı ailelere doğmuş olsak da, aynı kolektivist toplumun izlerini taşıyoruz.
Kolektivist diyorum çünkü bireysellik dediğimiz kavramı, kaç yaşında olursak olalım, ailelerimizin bir uzantısı şeklinde yaşamaya çalışıyoruz. Bu iç içe geçmiş yapı, özellikle aile büyüklerinin kendilik değerlerini genellikle ailedeki çocuklar üzerinden tanımlamasına; bu yüzden küçük çocuğun davranışı üzerinde söz konusu tahakküm kurarak kontrol etmesine sebep oldu.
“Çocuklar çok konuşmaz.”
“Çocuk dediğin uslu uslu sessizce oturur.”
“Sus, ayıp!”
Bu şekilde susturulan, konuşmanın hatta gülmenin bile yetişkinlerin itibarına gölge düşüreceği endişesiyle saygısızlık olarak görüldüğü evlerde büyüyen dünün çocukları; bugünün, fikirlerini dile getirmekten çekinen, diğerleriyle ters düşüp reddedilmemek için çoğunlukla uyumlu olmaya çalışan yetişkinlerine dönüştü. Çocuk yaşlarda kişilik gelişimine vurulan bu darbe, “disiplin”, “terbiye” gibi kavramların içine iyice gizlenerek yumuşatıldı.
Yeterince disipline edilmediğine kanaat getirilenler ise yok sayılarak, azarlanarak, belki de şiddetin her türlüsüyle cezalandırıldı.
Oysa çocuklarımızı “geleceğin yetişkinleri” olarak görüp susturmamak gerek. Aksine, kendilerini ifade edebilecekleri alanlar açmak; sohbete dahil etmek, bir konuda fikrini sormak, okulda neler yaptığını, o gün başından neler geçtiğini merak etmek, anlattırmak gerek.
Bugün, çocukken hangi rengi sevdiğini, hangi yemeği sevmediğini, ne yapmaktan hoşlandığını, nelerden rahatsız olduğunu dile getiremediği için biricikliğinin farkına varamayan bireyler, çoğu zaman “ayıp” adına bastırılmış bir çocukluğun izini taşırlar.
Alice Miller’ın şu cümlesiyle bitirmek istiyorum:
“Ama kendisini ifade edebileceği her şey yasak olduğu için gerçekte kim olduğunu hiçbir zaman bilemedi.”
Söz hakkı verilmeyen her çocuk, büyüdüğünde kendine bile yabancı bir yetişkine dönüşebilir.
Ve bu sessizlik sadece bireyin değil, toplumun da sesini kısar.