
Musluğu her açtığımızda akan suyun sonsuz olduğu yanılgısıyla yaşıyoruz. Oysa ülkemiz, iklim kriziyle birlikte hızla “su stresi” yaşayan ülkeler ligine doğru ilerliyor. Baraj doluluk oranları düşüyor, yeraltı suları çekiliyor, göllerimiz küçülüyor. Su kıtlığı artık uzak bir ihtimal değil; kapımızdaki gerçek.
Peki, sebep ne?
İlk sırada iklim değişikliği var. Yağış rejimleri düzensizleşti; bir yanda ani ve şiddetli sağanaklar, diğer yanda uzun kuraklık dönemleri. Kar yağışlarının azalması, suyun doğal depoları olan dağları boş bırakıyor. İkinci büyük neden plansız ve verimsiz kullanım. Tarımda hâlâ ağırlıklı olarak salma sulama yapılıyor; yani suyun önemli bir kısmı buharlaşıp toprağa karışmadan kayboluyor. Kentleşme de cabası: Betonlaşma, yağmur suyunun toprağa sızmasını engelliyor; nüfus arttıkça tüketim yükseliyor. Bir de kayıp-kaçak meselesi var. Şebekelerdeki sızıntılarla milyonlarca metreküp suyu daha musluğa ulaşmadan yitiriyoruz.
Sonuçları ne?
Su kıtlığı sadece “susuzluk” değildir; gıdadan ekonomiye, sağlıktan göçe kadar uzanan zincirleme etkiler yaratır. Tarımsal üretim düşer, gıda fiyatları artar. Enerji üretimi (özellikle hidroelektrik) sekteye uğrar. Kırsalda geçim zorlaşır, şehirler yeni göç dalgalarıyla karşılaşır. Ekosistemler zarar görür; göller, sulak alanlar ve biyolojik çeşitlilik geri dönülmez kayıplar yaşar. En kırılgan kesimler ise bu yükü en ağır şekilde hisseder.
Peki ne yapmalı?
Önce bakış açımızı değiştirmeliyiz: Su bir “kaynak” değil, yaşamsal bir varlıktır. Yönetimi de buna göre olmalı.
Unutmayalım: Su kıtlığı kader değil, yönetim meselesidir. Bugün atacağımız adımlar, yarın çocuklarımızın açacağı muslukta belirleyici olacak. Suyun kıymetini kriz anlarında değil, her gün bilmek zorundayız. Çünkü suyu korumak, aslında hayatı korumaktır.
Su, hayatın kendisi. Ancak ne yazık ki biz onu hâlâ sınırsız bir kaynakmış gibi tüketmeye devam ediyoruz. Oysa ülkemiz, coğrafi konumu ve iklim özellikleri gereği su zengini bir ülke değil. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı her geçen yıl azalıyor ve uzmanlar, gerekli önlemler alınmazsa yakın gelecekte ciddi bir su kıtlığıyla karşı karşıya kalacağımız konusunda uyarıyor. Bugün yaşadığımız sorun, yarının krizi olma yolunda hızla ilerliyor.
Su kıtlığının nedenleri: doğa mı, insan mı?
Su kıtlığının en önemli nedenlerinden biri iklim değişikliği. Küresel ısınma, yağış rejimlerini altüst etti. Eskiden düzenli olan yağmur ve kar yağışları yerini düzensiz, kısa süreli ve şiddetli yağışlara bıraktı. Bu durum, suyun toprağa sızarak yeraltı sularını beslemesini engelliyor. Kar yağışlarının azalması ise barajları ve akarsuları besleyen doğal su depolarını zayıflatıyor.
Ancak su kıtlığını sadece doğaya bağlamak büyük bir hata olur. Asıl sorun, insan eliyle yaratılıyor. Tarımda kullanılan su, toplam su tüketiminin yaklaşık dörtte üçünü oluşturuyor. Buna rağmen hâlâ verimsiz sulama yöntemleri yaygın şekilde kullanılıyor. Salma sulama, hem büyük bir israf hem de toprağın yapısını bozan bir yöntem. Sanayide yeterli geri dönüşüm sistemleri kurulmadığı için temiz su, bir kez kullanıldıktan sonra atık haline geliyor.
Kentleşme de su krizini derinleştiren bir başka etken. Plansız yapılaşma, betonlaşma ve yeşil alanların azalması, yağmur sularının toprağa karışmasını önlüyor. Üstelik şehirlerdeki eski ve bakımsız su şebekeleri nedeniyle ciddi miktarda su, daha musluğa ulaşmadan kayboluyor. Kayıp-kaçak oranlarının bazı bölgelerde yüzde 40’lara ulaşması, sorunun boyutunu gözler önüne seriyor.
Su kıtlığı, sadece musluktan suyun akmaması demek değildir. Bu sorun, toplumun her alanını etkileyen çok boyutlu bir krizdir. Öncelikle tarımsal üretim azalır. Suya erişimi kısıtlanan çiftçi, ekim alanlarını daraltmak zorunda kalır. Bu da gıda arzını düşürür, fiyatları artırır ve özellikle dar gelirli vatandaşları zor durumda bırakır.
Enerji üretimi de suya bağlıdır. Hidroelektrik santrallerde üretim düşer, enerji maliyetleri artar. Kuruyan göller ve nehirler, ekosistemleri çökme noktasına getirir. Balıkçılık biter, sulak alanlara bağlı canlı türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Kırsal bölgelerde geçim zorlaştıkça göç artar; şehirler yeni sosyal ve ekonomik sorunlarla yüzleşir.
Daha da önemlisi, su kıtlığı toplumda eşitsizlikleri derinleştirir. Parası olan suya erişmenin yolunu bulurken, dezavantajlı kesimler bu krizden çok daha ağır etkilenir. Su, bir hak olmaktan çıkıp ayrıcalığa dönüşme riski taşır.
Çözüm Yolları: Hâlâ Geç Değil…
Su kıtlığı kaçınılmaz bir kader değildir. Doğru politikalar ve toplumsal bilinçle bu gidişatı tersine çevirmek mümkündür.
Öncelikle tarımda su verimliliği bir zorunluluk haline gelmelidir. Modern sulama teknikleri yaygınlaştırılmalı, çiftçiye hem eğitim hem de maddi destek sağlanmalıdır. Su tüketimi yüksek ürünler yerine, bölgenin iklimine uygun ve daha az su isteyen ürünler teşvik edilmelidir.
Kentlerde ise su yönetimi akıllı sistemlerle ele alınmalıdır. Kayıp-kaçak oranları düşürülmeli, yağmur suyu hasadı ve gri su kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Yeni yapılan binalarda bu sistemler standart hale getirilmelidir.
Sanayide temiz su kullanımını azaltacak geri dönüşüm teknolojileri desteklenmeli, suyu hoyratça kullanan işletmelere yaptırımlar uygulanmalıdır. Doğal alanlar, özellikle sulak alanlar ve havzalar mutlak koruma altına alınmalıdır. Çünkü doğa, suyu en iyi yöneten sistemdir.
Tüm bunların yanında, belki de en kritik adım toplumsal bilinçtir. Su tasarrufu, sadece kuraklık dönemlerinde hatırlanan geçici bir refleks olmamalıdır. Eğitimden medyaya kadar her alanda suyun değeri anlatılmalı; bireysel davranışların büyük sonuçlar doğurabileceği unutulmamalıdır.
Son Söz…
Su kıtlığı, geleceğin değil bugünün meselesidir. Bugün görmezden geldiğimiz her damla, yarın geri dönülmez bir kayıp olarak karşımıza çıkacaktır. Musluğu kapatmak küçük bir hareket gibi görünebilir; ancak milyonlarca insanın attığı küçük adımlar, büyük bir değişimin kapısını aralayabilir. Suyu korumak, aslında geleceğimizi korumaktır.