Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Bize “65 yaş üstü” diyorsunuz…
Oysa bir insanı yaşıyla tarif etmek, koca bir kütüphaneyi yalnızca raflarının sayısıyla anlatmaya benzer.
Ben altmış yedi yaşındayım.
Hayatım boyunca bir çağın kapanışına, bir başka çağın doğuşuna tanıklık ettim. Radyonun evin başköşesinde olduğu günleri de gördüm; televizyonun ilk kez salona girdiği akşamları da… Daktilonun ritmini de bilirim, bilgisayarın sessizliğini de.
Biz, bilgiye ulaşmanın emek istediği yıllarda büyüdük. Ansiklopediler açılır, sözlükler karıştırılır, gazetelerin kültür sayfaları saklanırdı. Bir kitabı okumak yalnızca vakit geçirmek değildi; dünyaya biraz daha geniş bir pencereden bakabilmekti.
Şanslıydım. Kitabın yalnızca bir eşya değil, bir karakter inşası olduğuna inanan bir ailede büyüdüm. Evimizde iyi edebiyat konuşulurdu. Kemalettin Tuğcu’nun sayfalarında merhameti öğrendik; sonra Yaşar Kemal’in toprağını, Sait Faik’in insan sevgisini, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamanı nasıl dinlediğini keşfettik. Roman kahramanları bizim için yalnızca kurmaca kişiler değildi; hayatı anlamanın sessiz öğretmenleriydi.
Belki de bu yüzden bize önce başarılı olmak değil, iyi insan olmak öğretildi.
Çalışmak bir erdem değil, hayatın doğal akışıydı. Sorumluluk almak övünülecek bir şey sayılmazdı; zaten yapılması gereken oydu. Verilen söz tutulur, yapılan işin arkasında durulur, güven en değerli sermaye kabul edilirdi.
Bizim dostluklarımızın da ayrı bir dili vardı.
Teklifsizdi.
Bir dostun kapısını çalmak için haftalar öncesinden haber vermek gerekmezdi. Aynı sofraya oturmak, uzun sessizlikleri paylaşmak, yıllar geçse de kaldığın yerden konuşabilmek dostluğun en doğal hâliydi. İnsanlar birbirlerinin hayatına müdahale etmek için değil, yükünü hafifletmek için girerdi.
Geçmişi kusursuz sanmıyorum.
Her dönemin eksikleri, yanlışları ve kırgınlıkları vardı.
Ama bugün dönüp baktığımda en çok özlediğim şey eski eşyalar ya da eski sokaklar değil.
İnsan ilişkilerindeki incelik…
Bir mektubun özenle yazılması…Bir teşekkürün içtenlikle edilmesi…Bir büyüğün sözüne kulak verilmesi…Kültürün bir gösteriş değil, bir yaşam biçimi sayılması…
Bugün teknoloji çok daha hızlı.
Bilgiye saniyeler içinde ulaşıyoruz.
Ama bazen düşünüyorum; bilgi arttıkça bilgelik de aynı hızla artıyor mu?
Biz belki bugünün hızına sonradan yetiştik ama insan okumayı hiç unutmadık. Bir bakıştan hüznü, bir sessizlikten kırgınlığı anlayan bir kuşağız. Çünkü bize öğretilen en önemli şey, insanın söylediklerinden çok söylemediklerini de duyabilmekti.
Altmış yedi yaşındayım.
Artık biliyorum ki yaş almak, yalnızca takvim yapraklarının çoğalması değildir.
Yaş almak; aceleyle verilen hükümlerin yerini anlayışın almasıdır.
Haklı olmaktan çok adil olmayı önemsemektir.
Daha az konuşup daha çok dinleyebilmektir.
Ve insanın, geriye dönüp baktığında en büyük servetinin banka hesapları değil; okuduğu kitaplar, kurduğu dostluklar, sevdiği insanlar ve ardında bıraktığı güzel hatıralar olduğunu fark etmesidir.
Biz kusursuz bir kuşak değildik.
Belki fazla sustuk.
Belki fazla çalıştık.
Belki duygularımızı bugünkü kadar kolay dile getiremedik.
Ama bize öğretilen bir şeyi hiç unutmadık:
İnsanın gerçek değeri, sahip olduklarında değil; taşıdığı zarafette, üstlendiği sorumlulukta ve başkalarının hayatında bıraktığı izde saklıdır.
Yaşımız ilerledi.
Ama bizi gerçekten yaşlandıran yıllar değil…
Dünyadan yavaş yavaş eksilen nezaket oldu.
2