
Profesör Ernst E. Hirsch, Nazi Almanya’sı döneminde Türkiye’ye sığınmış, Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde dersler vermiş önemli bir hukukçudur. 1982 yılında yazdığı ‘Anılarım’ adlı kitabında Ülkemizle ilgili ilginç tespitlerde bulunuyor, ‘Türkiye’de çok nitelikli öğrencilerim oldu; ancak zamanla, bu nitelikli insanların değil, niteliksiz olanların işlerin başına getirildiğini gördüm. Türkiye, nitelikli insanlarını değerlendirmeyi başarıp seleksiyon eleğini doğru çalıştırdığı ölçüde medeni ülkelerin seviyesine çıkabilir; aksi hâlde sorunlarını aşmakta zorlanacaktır.’ Diyor. Bugün, 21. yy ilk çeyreğini bitirdik. Biz hala aynı konulardan bahsediyoruz.
Bazı ülkelerde işe girmek için CV’niz, sınav başarısı yeterlidir. Ne okuduğunuz, ne bildiğiniz, ne ürettiğiniz önemlidir. Bazı ülkelerde ise asıl soru şudur: Kimi tanıyorsun?
Bu farkı sadece ahlaki bir sorun gibi görmek büyük hata olur. Bu, aynı zamanda refah farkının da temel nedenidir.
Torpilin ve kayırmacılığın yaygın olduğu bir yerde mesele, tek tek insanların haksızlığa uğramasıyla sınırlı kalmaz. Asıl zarar daha derindedir: Toplumun en hayati mekanizması bozulur. Seçip ayırma mekanizması… Yani sosyal seleksiyon eleği.
Normalde bu eleğin görevi bellidir. İşi yapabilecek olanı içeri almak, yapamayacak olanı elemek. Liyakati seçmek, yetersizi dışarıda bırakmak. Böylece herkes yeteneğine, emeğine göre bir yerde durur; kurumlar işler, ekonomi üretir, toplum ilerler.
Ama torpil düzeninde bu eleğin yönü tersine döner.
Biz buna çoğu zaman “torpil” diyoruz. Daha teknik adıyla ifade edersek ‘kayırmacılık’ dememiz gerekiyor. Kayırmacılıkta kriter bilgi ve emek değil; akrabalık, hemşehrilik, siyasal aidiyet ya da “hatır” olmasıdır. Bunun yöntemine de ‘tavassut’ denir. Diğer bir değişle, hak edenle etmeyenin arasına birinin girmesi. Genellikle de bu “birisi” siyasetçidir.
Siyasetçi çocuğuna iş bulur, siz de ona oy verirsiniz. Bu karşılıklı bir çıkar ilişkisidir. “Benim hatırım için” denilerek kural esnetilir, sistem delinir. Bu bir kez olunca ayıp sayılır. Yaygınlaşınca sistem olur. Sistem olunca da eleğin yönü değişir. Ülkemizdeki durum, yani ‘seleksiyon eleğinin tersine çalışması’ durumu ortaya çıkar.
Artık işi bilen değil, dayısı olan seçilir. Liyakatiyle bir yere gelmek isteyen ya kenara itilir ya da küstürülür. Torpilli olan, işin ehli olsun olmasın yukarı taşınır. Kurumlar zamanla bir yeteneksizlik sarmalına girer. Kimse sorumluluk almak istemez, kimse risk almaz, kimse hata düzeltmez. Çünkü orada yükselmenin yolu işini iyi yapmaktan değil, doğru kapıyı çalmaktan, bir dayı bulmaktan geçiyordur.
Peki gelişmiş ülkelerde hiç torpil yok mu? Elbette var. İnsan her yerde insandır. Ama fark şu: Orada torpil kural hâline gelemez. Çünkü denetim vardır, şeffaflık vardır, itiraz yolları açıktır. İşe alım ve terfi süreçleri—kusursuz olmasa bile—ölçülebilir kriterlere dayanır. Bu yüzden eleğin yönü genellikle doğrudur.
Doğru insan doğru işe gelince kurumlar güçlenir. Hatalar azalır, işler hızlanır, verim artar. İnsanlar da şunu hisseder: “Çalışırsam karşılığını alırım.” Refah dediğimiz şey büyük oranda da bu duygudan doğar.
Kurumları zayıf ülkelerde ise tablo tersidir. Eleğin tersine çalışması önce kamuda başlar: Sağlıkta, adalette, eğitimde, denetimde… “İşi bilen” yerine “sadakat gösteren” tercih edilmeye başlandığında kurumların omurgası çöker. Planlama bozulur, denetim zayıflar, kararlar keyfileşir. Hatalar büyür, maliyet artar. O maliyet de dönüp dolaşıp yine vatandaşın cebine, çocuğunun geleceğine yazar.
Özel sektörde durum farklı mı? Hiç değil. Kayırmacılık özel sektöre de sirayet ettiğinde rekabet ölür. Şirketler inovasyon yapmak, kaliteyi artırmak yerine “bağlantı sigortası” aramaya başlar. İşi iyi yapan değil, ilişkisi iyi olan kazanıyorsa, işini iyi yapmanın anlamı kalmaz. Gençler “Ne üretirim?” diye değil, “Kime yaslanırım?” diye düşünmeye başlar. Bu düşünce yaygınlaştığında ekonomi verimsizleşir, işsizlik artar, ücretler düşer. Sonra da hep birlikte sorarız: Neden fakiriz?
Seleksiyon eleğinin tersine çalışmasının asıl faturası fakirliktir. Ama sadece fakirlik değil; huzursuzluk, öfke ve güvensizliktir. Kayırmacılık orta sınıfı zayıflatır, umudu törpüler. Eğitim, kapı açan bir anahtar olmaktan çıkar; dayı bulanın süsüne dönüşür. Gençler ya ülkeyi terk eder ya da burada kalıp içten içe küser. Beyin göçü dediğimiz şey, aslında bu ters çalışan eleğin en acı sonucudur.
Bir de işin toplumsal boyutu var. Torpil yaygınlaştıkça toplum “yurttaşlar” olarak değil, “bizimkiler–sizinkiler” olarak ayrışır. İnsanlar hak aramak yerine aracı arar. Kural değil, dayı konuşur. Güven erir. Zenginliğin nedeni çok açıktır; birlikte iş yapabilme, ortaklık kurabilme yeteneğidir. Güven yoksa ortaklık olmaz. Ortaklık yoksa büyük işler çıkmaz.
Buradaki en büyük çelişki şudur: Kendini milliyetçi olarak tanımlayanların kayırmacılığa göz yumması, hatta bunun parçası hâline gelmesi. Oysa milliyetçilik iddiası, milletin ortak iyiliğini savunmayı gerektirir. Torpil ortak iyiyi büyütmez; dar çıkar ağlarını büyütür. Devleti güçlendirmez; zayıflatır. Toplumu birleştirmez; ayrıştırır.
Bir ülkede eleğin doğru çalışması sadece adalet meselesi değildir; doğrudan doğruya kalkınma meselesidir. Şunu bir kez daha söyleyerek yazıyı bitirmek istiyorum: Eleğin tersine çalıştığı yerde kurumlar zayıflar, ekonomi verimsizleşir, fakirlik kalıcılaşır, huzursuzluk artar. İnsanlar önce umudunu, sonra güvenini, en sonunda da ortak gelecek fikrini kaybeder.
Ve şunu unutmamak gerekir:
Torpil, sadece birinin hakkını yemek değildir; bir ülkenin geleceğini de yemektir.