
2002 yılında yüzde 73 olan ev sahipliği oranının bugün yüzde 56’ya gerilemesi, Türkiye’de konut meselesinin artık sadece bir “piyasa sorunu” değil, doğrudan bir “yönetim tercihi” haline geldiğini gösteriyor. Bu düşüş, tek başına bir istatistik değil; milyonlarca insanın kiracılaştığını, güvencesizleştiğini ve barınma hakkının giderek erişilemez hale geldiğini anlatan sessiz bir tablo.
Peki bu noktada akla gelen ilk soru şu: Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ne yapıyor? Kuruluş amacı dar gelirlinin konut ihtiyacını karşılamak olan bir kurum, nasıl oldu da orta ve üst gelir gruplarına hitap eden projelerle anılır hale geldi? Sosyal devletin en temel refleksi olması gereken barınma politikası, neden piyasa dinamiklerine terk edildi?
Sorunun cevabı aslında daha geniş bir çerçevede gizli. Çünkü mesele sadece konut değil; ekonomi yönetiminin genel yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı. Bugün uygulanan politikalar, geliri yeniden dağıtmak yerine, yukarıya doğru transfer eden bir sistem inşa ediyor. Enerji destekleri bunun en somut örneklerinden biri.
Alparslan Bayraktar, son üç yılda doğal gaz ve elektrik faturalarına verilen desteklerin güncel fiyatlarla yaklaşık 1,85 trilyon liraya ulaştığını söylüyor. İlk bakışta bu büyük bir sosyal yardım gibi sunuluyor. Ancak detayına indiğinizde tablo değişiyor. Çünkü bu destekler gelir düzeyine göre ayrıştırılmadan uygulanıyor. Yani en zenginle en yoksul aynı sübvansiyondan yararlanıyor.
Oysa sosyal politika dediğiniz şey, herkese eşit dağıtım yapmak değil; ihtiyacı olana daha fazla destek vermektir. Bugünkü modelde ise yardım mekanizması tersine işliyor. Dar gelirli vatandaş tasarruf etmek zorunda kalırken, yüksek gelir grubundaki bireyler aynı destekten daha fazla faydalanabiliyor. Sonuç? Devlet eliyle, dolaylı bir kaynak transferi.
Ben köyde odun yakarak ısınmaya çalışıyorsam, doğalgaz desteğinden zaten yararlanamıyorum. Ama aynı destek, yüksek tüketim yapan kesimlere doğrudan yansıyor. Eğer bu destek nakit olarak verilseydi, gerçekten ihtiyacı olan insan kendi önceliğine göre kullanabilirdi. İşte sosyal devlet ile mevcut yaklaşım arasındaki fark tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Benzer bir tablo vergi politikalarında da karşımıza çıkıyor. Kurumlar vergisinin ihracatçılar için yüzde 20’den yüzde 14’e, hem üretici hem ihracatçı olanlar için yüzde 9’a indirilmesi, kamu gelirlerinin yükünü kimlerin sırtlayacağını açıkça gösteriyor. Devletin kasasına giren para azalırken, bu açığın dolaylı vergilerle, yani geniş halk kesimlerinden toplanan vergilerle kapatılması kaçınılmaz hale geliyor.
Daha da dikkat çekici olan ise uluslararası sermayeye verilen mesajlar. BlackRock gibi dev fonların Türkiye ile temaslarının ardından yapılan açıklamalarda, İstanbul Finans Merkezi bünyesinde faaliyet gösteren küresel şirketlerin bazı kazançlarından kurumlar vergisinin tamamen kaldırılacağı ifade ediliyor. Bu, sadece bir teşvik değil; aynı zamanda vergi adaletinin nasıl şekillendiğine dair güçlü bir işaret.
Ancak burada temel bir gerçek göz ardı ediliyor: Hukukun üstünlüğü ve öngörülebilirlik olmadan, hiçbir teşvik kalıcı yatırım çekemez. Sermaye, düşük vergiden önce güven arar. Adaletin zayıf olduğu, kuralların kişiye göre değiştiği bir ortamda, en cömert teşvikler bile yeterli olmaz.
Bugün bazı medya organlarında Türkiye’nin “yeni Dubai” olacağı yönünde iddialar dile getiriliyor. Ancak Dubai örneği, sadece vergi avantajlarıyla açıklanamaz. Orada yatırımcıyı çeken şey, aynı zamanda hukuki altyapı, ticari güvenlik ve öngörülebilirliktir. Bunlar olmadan yapılan her benzetme, gerçeği perdelemekten öteye gitmez.
Sonuç olarak Türkiye’de ekonomi politikalarının temel yönelimi giderek daha net hale geliyor: geniş kesimlerden toplanan kaynakların, çeşitli mekanizmalarla belirli gruplara aktarılması. Konut politikası, enerji destekleri, vergi düzenlemeleri… Hepsi aynı hikâyenin farklı başlıkları.
Asıl soru ise hâlâ geçerliliğini koruyor: Bu düzenin, gerçekten toplumun tamamı için kurulduğuna inanan var mı?
2