Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

TRT Haber’in aktardığı verilere göre, SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin temmuz ayı maaş artış oranı yüzde 17,76 oldu. Memur ve memur emeklilerinin zam oranı ise yüzde 13,52 olarak açıklandı.
Peki neden böyle bir fark var?
Çünkü SSK ve Bağ-Kur emeklileri, kanunun öngördüğü enflasyon farkını doğrudan alıyor. Memur ve memur emeklilerinin maaş artışı ise toplu sözleşme hükümlerine bağlı olarak belirleniyor. İşte tam da bu noktada sendikaların rolü ortaya çıkıyor.
Sormak gerekiyor:
Hâlâ bu sendikalara üye misiniz?
Toplu sözleşme masasına “yetkili sendika” sıfatıyla oturanlar, milyonlarca memur ve emekliyi temsil ettiklerini söylüyor. Ancak ortaya çıkan tabloya bakıldığında, memur ve memur emeklisinin aldığı zam, SSK ve Bağ-Kur emeklisinin gerisinde kalıyor. Bu durumda üyelerin de kendilerine şu soruyu sorması gerekir: “Beni temsil eden sendika gerçekten benim hakkımı mı savunuyor?”
Üstelik mesele sadece maaş zammı da değil.
Bu sendikalar, üyelerinden aidat toplamakla kalmıyor; devlet de belirli şartlar çerçevesinde sendika üyelikleri nedeniyle mali destek sağlıyor. Sonuçta ortaya, yıllardır aynı koltuklarda oturan, değişmeyen sendika yöneticileri çıkıyor. Koltuklar adeta kişilere tahsis edilmiş gibi. Hükümetle iyi geçinmek, sert eleştirilerden kaçınmak ve mevcut düzeni sürdürmek çoğu zaman üyelerin haklarını savunmanın önüne geçiyor.
Aslında bu tablo sadece sendikalara özgü değil.
Türkiye’de birçok sivil toplum kuruluşunda benzer bir görüntü var. Aynı isimler onlarca yıldır genel başkan. Değişim yok, rekabet yok, hesap verme kültürü yok. Odalar, birlikler, federasyonlar, dernekler… Yönetimler adeta kalıcı hale gelmiş durumda. İsimler değişmiyor, sadece takvim yaprakları değişiyor.
İş dünyasının en büyük çatı kuruluşlarından esnaf örgütlerine kadar pek çok kurumda aynı yöneticileri yıllardır görüyoruz. Sürekli yeniden seçiliyorlar. Elbette buna üyelerin iradesi denilebilir. Ancak seçim süreçlerinin ne kadar demokratik olduğu da ayrı bir tartışma konusu.
Ankara’da durum buysa, Anadolu’da farklı mı?
Maalesef değil.
Giresun’da da birçok oda, dernek ve sivil toplum kuruluşunda benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bir koltuğa oturan yıllarca kalkmıyor. Makam aracı, temsil imkânları, çeşitli ayrıcalıklar derken yöneticilik bir hizmet görevi olmaktan çıkıp adeta sürekli bir makam haline geliyor. Parti teşkilatlarında da benzer örnekler görmek mümkün. Üyelik sistemi çoğu zaman dar bir çevrenin kontrolünde tutuluyor. Kendilerini destekleyecek kişiler üye yapılıyor, farklı düşünenler ise dışarıda bırakılıyor. Böyle olunca seçim yapılıyor ama gerçek anlamda bir yarış yaşanmıyor.
Bir de işin maddi destek boyutu var.
Derneklerin kamu kurumlarından proje desteği alması elbette yanlış değildir. Topluma fayda sağlayan projelerin desteklenmesi gerekir. Ancak bu desteklerin hangi ölçütlere göre dağıtıldığı, her derneğe eşit fırsat tanınıp tanınmadığı da kamuoyunun doğal olarak merak ettiği bir konudur. Destekler objektif ölçütlerle verilmediği yönünde bir algı oluşursa, sivil toplumun bağımsızlığı da tartışılır hale gelir.
Sivil toplumun en önemli özelliği, iktidardan bağımsız olmasıdır. Gerektiğinde alkışlaması, gerektiğinde eleştirebilmesidir. Eğer bir sivil toplum kuruluşu sadece iktidarı memnun etmeyi amaçlıyorsa, artık sivil toplum kuruluşu olmaktan uzaklaşır; farklı bir yapıya dönüşür.
Bugün geldiğimiz noktada, toplumun önemli bir kesiminde sendikalara ve sivil toplum kuruluşlarına olan güvenin zedelendiği görülüyor. Bunun sorumluluğu yalnızca yöneticilere değil, yıllardır aynı anlayışı sorgulamadan destekleyen üyelere de aittir.
Demokrasi sadece sandığa gitmek değildir. Demokrasi; hesap sormaktır, değişimi istemektir, gerektiğinde “Artık yeter.” diyebilmektir.
Yoksa gün gelir, bırakın büyük kuruluşları, “Kanarya Sevenler Derneği” bile siyasetin gölgesinde kalır. O zaman da adına sivil toplum dense bile, gerçekte ne kadar sivil olduğu sorusu zihinleri meşgul etmeye devam eder.
2