İyileşme yorgunluğu

Modern çağın en sık tekrar edilen kelimelerinden biri: “iyileşme.”

Psikoloji literatüründe bireyin ruhsal olarak güçlenmesi, travmalarını tanıması ve işlevselliğini artırması elbette önemli bir süreçtir. Ancak son yıllarda bu süreç, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir zorunluluğa, hatta kimi zaman baskıya dönüşmeye başladı.

Sürekli kendini geliştirme, dönüştürme ve “daha iyi bir versiyonuna” ulaşma hedefi, kişisel gelişim endüstrisinin de etkisiyle bir nevi yarışa çevrildi. Oysa iyileşmek, lineer ilerleyen bir yolculuk değildir. Ne zaman başlayacağı bellidir belki ama ne zaman biteceği çoğu zaman muğlaktır. Kimi zaman da bitmeyecektir.

Bu noktada kavramsallaştırmamız gereken şey, “iyileşme yorgunluğu”dur. Psikolojide doğrudan bu isimle geçen bir tanım bulunmasa da, bu kavram; bireyin sürekli olarak kendini gözlemlemekten, geçmiş travmalarla yüzleşmekten

ve duygularını analiz etmekten kaynaklı zihinsel tükenmişliğini ifade eder.

Her duygunun altını kazımak, her davranışın nedenini bulmaya çalışmak ve her an “farkında” kalmak… Bir süre sonra kişiyi gerçek yaşamdan koparabilir.

Üstelik bu süreç yalnızca bireyin kendi iç dünyasıyla değil, dış çevreden gelen beklentilerle de şekillenir. “Kendini sev, geçmişi affet, zihnini boşalt, travmanı tanı, duygunu regüle et…” Tüm bu ifadeler, ilk bakışta destekleyici görünse de, bir noktadan sonra performansa dönüşebilir.

Oysa ruhsal denge, sadece çözümlemeyle değil; zaman zaman sade kalmakla, duyguları olduğu gibi yaşamakla da mümkündür.

İyileşme, bazı anlarda bir terapi seansında gerçekleşirken, bazı anlarda bir çay molasında, bir yürüyüşte ya da yalnızca “hiçbir şey yapmama” anında filizlenir.

İyileşme yorgunluğunu anlamak ve kabul etmek, aslında iyileşme sürecinin bir parçasıdır. Bazen birey, kendini geliştirmeye çalışırken değil, kendini olduğu gibi bıraktığında değişimin başladığını fark eder.

Çünkü bazen en iyi ilerleme, durmayı göze alabildiğimiz anda başlar.


2