
Yusuf Kaplan’ın katıldığı programlar son yıllarda yalnızca bir konferans meselesi olmaktan çıkmış, daha geniş bir tartışmanın parçası hâline gelmiştir. Hatırlanacağı üzere 13 Haziran 2022’de Giresun Gençlik Merkezi’nde, TÜGVA öncülüğünde “Öncü Kuşak ve Medeniyet Tasavvuru Yolculuğu” başlığıyla bir öğrenci buluşması düzenlenmişti. Aradan geçen yılların ardından, 27 Nisan 2026 tarihinde Giresun Üniversitesi Şehit Ömer Halisdemir Konferans Salonu’nda gerçekleştirileceği duyurulan yeni söyleşi de benzer şekilde kamuoyunda tartışma yaratmıştır.
Bu tartışmanın temelinde tek bir isim değil, daha geniş bir mesele yatıyor: Devletin gençlik merkezleri ve üniversiteleri hangi ölçütlerle konuşmacı seçmektedir? Gençlik merkezleri toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede olması gereken kurumlardır. Bu kurumların belirli ideolojik çizgilere yakın isimleri sürekli davet etmesi, doğal olarak “kamu imkânları belirli fikirlerin yayılması için mi kullanılıyor?” sorusunu gündeme getirir.
Özellikle son yıllarda gençlik merkezlerinin ve bazı üniversite etkinliklerinin içeriklerine bakıldığında, bilimsel üretimden çok ideolojik söylemlerin öne çıktığı eleştirileri sıkça dile getirilmektedir. Gençliğin geleceğini konuşmak elbette önemlidir; ancak gençliği tek bir dünya görüşü etrafında şekillendirmeye çalışan yaklaşımlar, toplumun çoğulcu yapısına zarar verebilir. Üniversiteler, farklı fikirlerin tartışıldığı alanlar olmalı; tek yönlü düşünce aktarımının yapıldığı kürsüler değil.
Yusuf Kaplan’ın yazı ve konuşmalarında sıkça dile getirdiği laiklik karşıtı ifadeler de bu tartışmaları büyüten unsurlardan biridir. “Laiklik bu toplumun boynuna vurulmuş prangadır” şeklinde özetlenen görüşler, Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında birçok kişi için kaygı verici bulunmaktadır. Tarih bize şunu göstermiştir: Din ve devlet işlerinin iç içe geçtiği toplumlarda, mezhep ve inanç farklılıkları çoğu zaman çatışmalara yol açmıştır. Orta Çağ Avrupa’sındaki uzun din savaşları, Yugoslavya’nın parçalanması ya da Ortadoğu’daki mezhep çatışmaları bu riskin tarihsel örnekleri olarak sıkça anılmaktadır.
Laiklik yalnızca bir yönetim tercihi değil, farklı inançların bir arada yaşayabilmesinin güvencesi olarak görülmektedir. Bu nedenle laiklik karşıtı söylemlerin, özellikle gençlere yönelik platformlarda sıkça dile getirilmesi, bazı kesimler tarafından toplumun ortak değerlerini zayıflatabilecek bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.
Bir diğer tartışma alanı ise söylem ile yaşam arasındaki tutarlılık meselesidir. Topluma yön vermeyi hedefleyen düşünür ve yazarların yalnızca söyledikleri değil, yaşam tercihleri de doğal olarak mercek altına alınır. Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen bazı iddialar ve tartışmalar, bu tutarlılık meselesinin sorgulanmasına yol açmıştır. Bu noktada asıl mesele kişisel hayatın ayrıntıları değil, topluma önerilen model ile bireysel tercihler arasındaki uyumun ne ölçüde sağlandığıdır. Çünkü fikir önderliği iddiasında bulunan kişiler için güvenilirlik, yalnızca söylemle değil, davranışla da inşa edilir.
Dil ve alfabe devrimlerine yönelik eleştiriler de Kaplan’ın görüşlerinin en çok tepki çeken başlıklarından biridir. Alfabe Devrimi’nin toplumun geçmişle bağını kopardığı yönündeki iddialar, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini benimseyen kesimler tarafından sert şekilde eleştirilmektedir. Oysa bu reformlar, geniş halk kitlelerinin okuryazarlığa erişmesini sağlayan, modern eğitim sisteminin temelini oluşturan adımlar olarak görülmektedir. Bugün milyonlarca insanın kısa sürede okuma yazma öğrenebilmesinin ardında bu dönüşümlerin payı olduğu sıkça vurgulanmaktadır.
Son yirmi beş yılda eğitim sisteminde yaşanan değişiklikler de ayrı bir tartışma konusudur. Bilimsel düşünce yerine ideolojik yaklaşımların öne çıktığı yönündeki eleştiriler giderek artmaktadır. Okullarda sanat, bilim ve eleştirel düşünceye ayrılan alanların daraltıldığı; buna karşılık dini ağırlıklı içeriklerin genişletildiği yönündeki görüşler, eğitim politikalarının uzun vadeli sonuçları hakkında kaygı yaratmaktadır.
Bugün gelinen noktada asıl soru şudur: Gençlere nasıl bir gelecek tasavvuru sunulmaktadır? Bilimi, sanatı ve akılcı düşünceyi merkeze alan bir eğitim mi; yoksa ideolojik kalıpların sınırlandırdığı bir eğitim mi? Bu sorunun cevabı yalnızca bir konuşmacının davet edilip edilmemesinden ibaret değildir. Bu, bir toplumun geleceğini nasıl şekillendirmek istediğinin göstergesidir.
Gençlik merkezleri ve üniversiteler, yalnızca belirli fikirlerin yankılandığı mekânlar hâline gelmemelidir. Farklı görüşlerin bir arada konuşulabildiği, eleştirel düşüncenin teşvik edildiği ortamlar yaratılmadıkça, gençlerin özgür düşünme yeteneği gelişemez. Bir toplumun en büyük gücü, farklı fikirlerin çatışmasından doğan akılcı çözümlerdir.
Sonuç olarak mesele yalnızca bir yazarın davet edilmesi değil; kamu kurumlarının hangi değerleri öne çıkardığıdır. Eğer bu kurumlar tarafsızlık ilkesini yitirirse, toplumun ortak zemini zayıflar. Oysa güçlü bir gelecek, ancak bilimsel aklı, laikliği ve çoğulculuğu temel alan bir anlayışla mümkün olabilir.
Buradan sayın yetkililere soruyorum ilana göre toplantının sonunda yeme içme de var, bu yeme içmenin bedelini kim ödeyecek, Yusuf Kaplan’a devlet kasasından konferans bedeli ödenecek mi? Ayrıca kendisinin DEM partisi eski milletvekili hasip kaplan ile akrabalığı var mı? Ve de toplantıya katılanların bu soruları Sayin Yusuf Kaplan’a sormalarını rica ediyorum. Üniversitenin konferans salonunun herkes tarafından kullanılması mümkün mü?
2