
Tam 82 yıl önce, bir mayıs gecesi sabaha karşı, insanlığın hafızasından asla silinmeyecek bir karanlık çöktü Kırım’ın üzerine. Binlerce yıllık yurtlarında, minarelerin gölgesinde huzurla uyuyan bir halk; Sovyetlerin dipçik darbeleriyle, feryatlarla ve gözyaşlarıyla uyandırıldı. Yaşlı, kadın, çocuk demeden; 400 binin üzerinde can, vatanlarından koparılarak hayvan vagonlarına dolduruldu. Kırım Türkü sadece yurtlarından değil, adeta tarihten ve hayattan sürgün edildiler.
Bugün bizlere düşen sadece bir takvim yaprağına bakıp yas tutmak değil; o büyük acıyı anlamak, hissetmek ve geleceğe bir ibret vesikası olarak aktarmaktır. İşte tam da bu noktada, o büyük felaketi etten ve kemikten sıyırıp ruhumuza işleyen bir isim çıkar karşımıza: Cengiz Dağcı.
Cengiz Dağcı 9 Mart 1919 tarihinde Kırımın Yalta şehrinin Kızıltaş köyünde doğmuş, ilkokulu köyünde ortaokulu Akmescit’te bitirmiş, Pedagoji Enstitüsünde okurken 2.Dünya savaşı çıkmış Ukrayna Cephesinde Almanlara esir düşmüş, kendisiyle aynı kaderi paylaşan Türkistanlı Türklerle Alman saflarında Ruslarla savaşmış, Almanların yenilmesiyle uzun acı dolu bir hayattan sonra Londra’ya yerleşmiştir. ‘’Türkçe bana anamın konuştuğu dil’’ diyerek eserlerini Türkçe yazmış ve Türkiye’de yayınlatmıştır.
İngiltere vatandaşlığını da kabul etmeyen yazar ömrü boyunca vatan hasretiyle yaşamıştır. Öldüğünde de köyü olan Kızıltaş’a gömülmek arzusunu ifade etmiş, 1 Ekim 2011 de hak vaki olduğunda Türkiye devleti devreye girmiş bu vatansız bırakılmış büyük Türkün vasiyetini devrin bakanları Ahmet Davutoğlu ve Ertuğrul Güney üstlenerek cenazeyi önce Türkiye’ye sonra da yazarın özlemini çektiği Kızıltaş Köyünde toprağa verirler. Namazını da devrin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez kıldırır.
Cengiz Dağcı, sadece bir yazar değil; bizzat o soykırımın dehşetini yaşamış, fırtınanın ortasında savrulmuş yaralı bir neslin sesidir. Onun romanlarını okumak, tarihin kuru rakamlarının arkasındaki insan çığlığını duymaktır. O, vatanı ellerinden alınmış, kimliksiz bırakılmış bir halkın evladı olarak; kah Alman saflarında kah Rus saflarında, iki devasa çarkın arasında ezilen Kırım Türkünün kaderini yazmıştır.
Korkunç Yıllar romanında, insanın sadece canını değil, kimliğini ve onurunu korumak için nasıl amansız bir savaş verdiğini görürüz.
Yurdunu Kaybeden Adam’da ise Dağcı, aslında hepimizin içindeki o en güvenli limanın, “vatan” fikrinin yıkılışını anlatır. Vatanını kaybeden bir insan, dünyadaki tüm yolları yürüse de hep evsiz, hep mültecidir.
”Biz Kırım’ı kaybettik, Kırım da bizi kaybetti. Ama toprak unutmaz, toprak üzerindeki kanı da, gözyaşını da hafızasına kazır.”
Dağcı’nın O Topraklar Bizimdi eseri, bir ağıttan ziyade bir hafıza direnişidir. Unutulmak istenen, haritadan silinmeye çalışılan bir coğrafyanın, bağından bahçesinden koparılan insanların destanıdır. Hayvan vagonlarında susuzluktan ölen çocukların, canından aziz bildiği toprağa gömülemeyip yol kenarlarına atılan yaşlıların sızısı, Dağcı’nın kaleminde ölümsüzleşmiştir.
Bugün 82 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, bu eserlerin bize fısıldadığı en büyük ders şudur: Vatan, sadece üzerinde yaşanan bir toprak parçası değil; bir halkın hafızası, dili, dini ve geleceğidir. Vatanını kaybeden bir toplum, rüzgarda savrulan yapraklar gibi başkalarının savaşlarında, başkalarının saflarında eriyip gitmeye mahkumdur.
Kırım’ın ak toprağına, yeşil bahçelerine ve o mahzun sularına hasret giderek vagonlarda, sürgün kamplarında hayatını kaybeden yüzbinlerin üzerindeki şehidimizi, analarımızı, bebelerimizi rahmetle ve minnetle anıyoruz.
Onların aziz hatırasını yaşatmak, Cengiz Dağcı’nın o muazzam eserlerini okumak ve okutmaktan geçer. Unutulan soykırımlar tekrarlanır. Unutmayacağız, unutturmayacağız. Kırım’ın dilsiz bırakılmak istenen çığlığı, kalbimizde ebediyen yaşayacak.
Türk insanının, Türk gençliğinin mutlaka yazarın Onlarda İnsandı, Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, O Topraklar Bizimdi, Ölüm ve Korku Yılları okunmalı ve okutulmalıdır.
Gök kubbe altında vatan nöbetini canıyla ödeyenlerin ruhu şad olsun.
2